0
yorum

23 Ağustos 2016 Salı

"İşgal Edilen" İnternetin Yıldönümü

Bugün 23 Ağustos, "Internaut Günü"; hali hazırda bizim için verili olarak gelen, alışkanlığın çok daha ötesine geçmiş bir şeyin World Wide Web (www)'nin keşfinin 25. yıl dönümü adına kutlanıyor bu tarih. 1989 Mart'ında CERN'de çalışmalar yapan genç bir araştırmacı Tim Berners-Lee'nin araştırma labaratuarındaki bilimsel bilgilerin daha kolay paylaşılması amacıyla ortaya attığı bilgi dolaşım ağı ve ardından 1990 Aralık ayında internet üzerinde ilk web sitesi  günümüzde hayatımızın vazgeçilmezi olmuş devasa ağın ilk adımlarını atmış oldu. Bu yaz kendi çalışmalarım nedeniyle CERN'de bulunuyorum; bugün web'in bahsi geçen doğuşuna şahitlik etmiş odayı ve Tim Berners-Lee'nin odasını bulmaya çalıştım kampüste. Bina 2 olarak geçen yerin koridorunda şöyle bir plaka asıldığını keşfettim:


Üzerinde "Bu ofislerin bulunduğu koridorda World Wide Web'in en temel teknolojileri geliştirildi." diye başlayıp yukarıda kısaca değindiğim tarihi ve Tim Berners-Lee'nin oynadığı rolden bahsediliyor.

İlk web sitesinin tarihi bugünle çakışmasa da bugünün anlam ve önemi için koyulmuş ismin içeriğini araştırınca, "internaut"'un interneti hakim bir şekilde kullanma bilgisine sahip ve tarihi konusunda farkındalığıa sahip olan kişi olarak tanımlanmış. Tanımın ilk kısmı için üç-dört yaşında elinde akıllı telefon ya da tablet'le dolaşan çocuklara dahi sorsak gerçekten de öyle olduklarına dair cevap alacak olsak da ikinci kısım için doğru düzgün cevap verecek pek kimse bulamayız gibi geliyor. İlk kısıma övünerek cevap verenler  birer "internet kullanıcısı" olduğunu sansa da internet ile 'world wide web'in farklı şeyler olduğunu, o tıkladığı anda her şeyi "mucizevi şekilde" karşısına getiren sistemin altında işleyen mekanizmaların ucundan dahi haberi olmadığının farkında değil. Her şeyin hızla tüketildiği dünyada internet de dönüp dolaşıp tüketilen ve üzerine düşünülmeyen bir hal almış durumda ne yazık ki. Ama hayatımızın içerisine bu kadar girmiş bir şey hakkında farkındalık sahibi olmamak yanında büyük tehlikeler getiriyor farkında değiliz.

Tim Berners-Lee'nin 1994'ten bir fotoğrafı; arka planda www'in ilk zamanlarıdan internet sayfaları açık ( Kaynak: CERN)

Geçenlerde bu konuyla ilgili çok dramatik bir makale okudum. İran'da bundan 8 yıl önce yazdığı blog yazıları nedeniyle hapse atılan ve sonrasında hapisten çıktıktan sonra internetin geldiği hali şaşkınlıkla görerek kaleme aldığı müthiş etkileyici bir yazı: "Kurtarmamız Gereken Web (Türkçe)" (orjinali-İngilizce) Geçmişteki gibi internetin ve www'in bilgiyi ve fikirleri demokratikleştirici gücü, insanların istediklerini bloglar ve benzer mecralarda yazıp paylaşarak, birbirleriyle tartıştıkları, uzun uzun okudukları ve kafa yordukları zamanlardan bahsediyor öncelikle. İnternet içeriğinin belirli içerik tekelleri tarafından kısıtlanmadığı, tüm sistemlerin hyperlink denen bağlantılarla birbirine can damarlarıyla sımsıkı bağlandığı zamanlar. Günümüzde dönüp dolaşıp Facebook, Twitter gibi uygulamalardan bize izletilen, "bize göre tasarlandığı" iddia edilen televizyon misali bir internetten epey farklı. Çeşitliliğin sıfıra indiği, bir anda trendlerin ortaya çıktığı, herkesin aynı şeyleri izleyip, aynı şeylere güya 'kafa yorduğu", paylaşma ve beğenme döngüsünde kaybolup gitmiş bir internet değil. Tüm içeriğin Google ve Apple gibi devler tarafından indekslenerek gene 'kişiselleştirildiği' iddia edilerek arkada çalışan algoritmalardan bir haber olduğumuz, sürekli gezinirken bıraktığımız izlerle izlendiğimiz, her klavye tuşumuzun, fare tıklamamızın bize daha iyi ne satabiliriz fikri için bir veriye dönüştüğü bir internet. Makalede o kadar vurucu ve dramatik tespitler var ki, örneğin biri şöyle:

Akış, mobil uygulamalar ve hareketli görseller. Bunların hepsi televizyon-internetine yönelen, kitaplar-internetinden bir ayrılışa işaret ediyor. Doğrusal olmayan bir iletişim şeklinden — düğümler, ağlar ve bağlantılardan, merkezileşmiş ve hiyerarşileri bulunan doğrusal bir iletişim şekline gidiyormuş gibi görünüyoruz. 
Web icat edildiğinde bir tür televizyon olarak tasavvur edilmemişti. Ama, hoşunuza gitsin ya da gitmesin, gittikçe televizyona benziyor: Doğrusal, pasif, programlanmış, içe dönük. 
Facebook’a girdiğimde kişisel televizyonum başlıyor. Tek yapmam gereken sayfayı kaydırmak: Arkadaşlarımın yeni profil resimleri, güncel olaylar üzerine fikir parçacıkları, yeni yazıların kısa açıklamalı linkleri, reklamlar ve tabii ki kendi kendine oynayan videolar. Arada sırada beğen veya paylaş butonuna tıklıyorum, insanların yorumlarını okuyup kendim bir tane yazıyorum veya bir makale açıyorum. Ama Facebook’un içinde kalıyorum ve o benim beğenebileceğim şeyleri yayın yapmaya devam ediyor. Web’in geleceği bu değil. Bu gelecek televizyon.

Buna paralel, geçen günlerde her bölümüyle kafamı açan favori sesli yayınlarımdan Freakonomics "Is the Internet being ruined?" (Internet iflas mı ediyor/ettiriliyor?) adında harika bir program yayınladı. 1960'lardan itibaren internetin oluşumuna katkı koymuş insanların iç geçirerek üzüntüyle anlattıkları gerçekten çok dramatik. İnternetin dönüp dolaşıp bugünkü gibi kapalı devre bir sistem olmasını engellemek için en başta ne kadar mücade verildiği ve bunun ne kadar önemsendiğiyle bugün tüm bu can sıkıcı duruma karşın herkesin elinde patlamış mısırla aval aval izlediği şeyin aynı şey olduğuna inanmak gerçekten çok güç.

Bu blogu yazmaya başlayalı sekiz seneden daha fazla oluyor. Bilgisayar ve internet ve web'le tanışmamın üzerinden de yirmi yıla yakın zaman geçti herhalde. Tüm bu süreçte internetin evrilip dönüştüğü nokta ve gelecekte hızla gittiği yer nedeniyle, bugün için atfedilmiş günü içim rahat bir şekilde kutlamaya el vermiyor. İlk zamanlarda yazdığım yazıları herhangi bir sosyal medya ağında paylaşmadan yüzlerce kez okutabilirken, bu yazıyı sadece buraya yazıp bıraksam okunma sayısı 20-30'u geçmeyecek biliyorum. Ne yapalım biz de sistemin bir parçası olarak paylaşıp insanların beğenmelerini bekleyeceğiz, şanslıysam aralarından biri ufak bir yorum da yazar belki… Bu karamsar noktayı göz önüne alarak gidişatı değiştirmeye ufacık da olsa ihtimal vermek ve farkındalık yaratmak için bu yazıyı yazıyorum aslında, üzerime sorumluluk hissederek. Yoksa bizim için tasarlanmış bu televizyonu izlemeye devam edip gideceğiz...
0
yorum

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Gökyüzü Bülteni Temmuz-Ağustos'16 Sayısı Yayında!

Editör ekibi olarak bir yılı devirdiğimiz Türk Astronomi Derneği'nin iki aylık yayını Gökyüzü Bülteni bu ay 'Kozmik Mikroldalga Fon Işınımı' kapak konusu ile yayında! Geçen sayı işlediğimiz Karadelikler konusunun ardından bizaz kendimizi zorlayarak astrofizik ve kozmolojide anlaması oldukça zor, anlatması ise bir o kadar daha zor olan bir konu belirledik kendimize. Bu sayıda yer verdiğimiz üç yazı ile de konuya tarihsel bir perspektiften, konunun temellerine, oradan da konuyla ilgili çalışan bir araştırmacı ile yaptığımız röportajla etraflıca incelemiş olduk.


Bu sayı da geçen sayı gibi belirli bir sayıda basılacak ve Türkiye'de astronomi ile ilişkili ünivesite bölümleri ve gözlemevlerine gönerilecek. Ayrıca Eylül ayının başında Erzurum'da gerçekleştirilecek Ulusal Astronomi Kongresi'nde de her bir katılımcıya birer tane verilecek. 


Geçen ayki deneyimimizden sonra gördük ki basılı bir yayını elinizde tutmak gerçekten çok farklı bir hismiş. Baskı destekçimizin sayesinde oldukça kaliteli bir şekilde bastığımız dergiyi kime verdiysek baskı, tasarım ve içeriğine dair oldukça güzel geri dönüşler aldık. Yeni sayıyı da sabırsızlıkla bekliyoruz.

Dergiyi ISSUU üzerinden çevrimiçi okumak için: https://issuu.com/tadgokyuzu/docs/gokyuzu_temmuz_agustos_2016_sayi67.

Dergiyi PDF olarak indirmek ve tüm eski sayılara erişmek için: http://www.tad.org.tr/e-bulten
2
yorum

CERN Günlükleri - Beşinci Hafta

CERN'de geçirdiğim haftaların takip edenler için ufak bir özeti, benim içinde anı kaydı olarak tuttuğum günlüklerin beşinci haftasına geldik (geçmiş yazılar için). Artık ortama alışma safhasını tamamladığım, ilk haftalardan beri adım adım entegre olmaya gayret ettiğim çalışmaların artık ilk adımlarını atmaya başladığım zamanlar geldi. Tüm işlerde olduğu gibi başlangıçta yavaş yavaş yükselen ardından bir plato ile düzleşip durağanlaşan, sonrasında da dönüş hazırlıklarıyla iyice yavaşlayan bir tempoyu iki buçuk ayın içerisine sığdıracağım gibi görünüyor.

İlk önce GRID'den başlayalım. Deney alanındaki teleskobun takibinin doğru olduğundan emin olmak için yapılan ölçümlerin analizlerini ben üstlendim ve geçen hafta zor zahmet topladığımız 117 veri noktasından encoder değerleri ve takip sisteminden gelen açı değerlerini bir Excel dosyası olarak bu haftanın başı itibariyle elimde bulunduruyorum. Öncelikle yapılması gereken elle girilen bu verilerin doğruluğunun bilgisayarda tutulan rapor dosyalarından teyit edilmesi, ki bu saatlerimi almış olsa da elimde üzerinde kabaca bir analiz yapacağım bir veri setim oldu. Sistemin ölçtüğü açılardan ziyade aslında bizim için hayati öneme sahip olan dışarıdan gelen uzmanların lazerlerle ölçtükleri açılar; fakat bunların elimize ulaşmasına daha bir hafta olduğuna göre şimdilik elimizdekilerle oynayacağız.

Yaptığım işlemlerden biri, örneğin yatay ve dikey encoder değeri ile gösterilen her bir GRID noktası için takip sisteminin verdiği yatay açı değerleri ile teleskop üzerindeki yatay açı değerleri arasındaki farkı yeni aldığımız set için karşılaştırmak. Bunu 2 boyutlu bir 'ısı haritası' (heatmap) ile kolaylıkla gösterebiliriz, Python ile birkaç satır kod yazarak.


Yukarıdaki şekilde yatay ve dikey eksenler encoder değerleriyle etiketlenmiş ve her bir nokta için farklı renkler ifade edilen farklar gösterilmiş. Sonuçta aradaki açı farkına bakıyoruz fakat CAST'ta bunu ifade etmek için açıdan ziyade "10 metrelik teleskobun boyuna göre kaç mm olduğu" kullanılıyor. O yüzden tüm açılar mm/10m şeklinde ifade ediliyor. Yukarıdaki grafikte gördüğümüz kadarıyla yatay eksendeki açı değerleri takip sistemi ve teleskop üzerindeki açı ölçerlerle 10 metrede en fazla yaklaşık 5-6 mm mertebesinde bir fark gösteriyor. En çok fark 11208 ve 21260 yatay encoder değerleri için geçerli. Bu değerler sistemimiz için tolere edilebilecek değer aralığında yer alıyor.

Ayrıca yatay ya da dikeydeki açı ölçümleri alıp geçen yılın aynı değerleri ile de karşılaştırabiliyoruz. Örneğin yine yatayda açı ölçerlerin verdiği değerlerin 2016 ve 2014 yılları arasındaki farklılıklar şöyle bir sonuç çıkarıyor.


Bunların her biri şimdilik yazdığım veri okuma ve temel ısı haritası oluşturma fonksiyonlarının doğru çalışıp çalışmadığını kontrol etmek için. Aynı zamanda aldığımız verinin içinde varsa gariplikleri ve farklılıkları görüp bunların doğru girilip girilmediğini kontrol etmek için bir fırsat yaratıyor. Asıl analiz geometricilerden gelecek açılardan sonra başlayacak.

İkinci olarak da KWISP sensörü üzerinde kullanacağımız lazerin sıcaklığını bir gerilim sinyali ile kontrol etme işim vardı. Bunun iiçin elimizde endüstri standardı diyebileceğimiz National Instruments'ın input/output modülleri bulunuyor. Bunları kontrol etmenin en kolay yönteminin LabVIEW programı olduğunu öğrendim bu hafta. LabVIEW CERN'de hemen hemen tüm elektronik arayüzlerin kontrol edildiği, veri alımı (data acquisition) süreçlerinin en temelinde yatan bir program; aslında bir programlama dili. Sürükle-bırak mantığıyla çalışan oldukça modüler komponentleri kullanarak kullanacağınız karta yada sürece uygun bir arayüz oluşturuyorsunuz. Benim ihtiyacım olan NI Output modülünden istediğim çıkıştan istediğim seviyede DC sinyal üretebilen, bunu bir kontrol çubuğu ve sayısal değerle kontrol edebileceğim bir program. İnternetten biraz aratıp hazır bir koda rastladım ve onu biraz değiştirerek aşağıdaki gibi bir şey hazırladım.




Üstteki programın kullanıcının kullandığı arayüzü gösterirken, alttaki de arka tarafta çalışan 'kodu' gösteriyor. Ardından bunu alıp lazer üzerinde birkaç deneme yapıp çalıştığına emin oldum. Böylece 0-5V aralığında elimizdeki lazerin sıcaklığını değiştirip farklı dalga boyunda bir ışınım elde edebiliyor olacağız. Bunun işlevi KWISP'den detaylıca bahsedeceğim yazıda olacak.

Son olarak bu haftamın büyük bir kısmını kapsayan iş olan ATLAS dedektörünün veri kalitesi kontrol grubu olarak tuttuğumuz 'nöbetler' (data quality shifts). CERN'deki büyük hızlandırıcıda arka tarafta sürekli proton çarpışmaları gerçekleşip hızlandırıcının belirli bölgelerine yerleştirilmiş ATLAS gibi dedektörler bu çarpışmalar sonucu oluşan atom-altı parçacıkları tespit etmeye çalışıyorlar. Bizim ekip ATLAS dedektörünün 'iç dedektör' denilen bölümü altında TRT (Transition Radiation Tracker) adlı alt-dedektörüyle ilgileniyor. TRT oluşan çarpışmalardan çıkan parçacıkları dedektör içinden geçerken bıraktıkları sinyaller üzerinden takip etmeye çalışıyor ve buradan da yaralanarak konum bilgisi ediniyor. Ayrıca geçerken oluşan 'enerji'nin seviyelerine göre de parçacık tanımlama işlevi de görüyor. Bu hafta danışmanım ve bu konuyla uğraşan ekiple birlikte birden fazla bir araya gelip tutulacak nöbetlerin detayları, nelere dikkat edilmesi gerektiği gibi konular üzerine konuştuk. Nöbetler 'offline' olarak tutuluyor yani veriler alındıktan saatler sonrasında oturup kendi bilgisayarınızdan belirli bir süreye kadar kontrol etmen gerekiyor. Her sabah e-posta kutuna o gün kontrol etmen gereken verileri belirten bir e-posta alıyorsun ve o gün 16:00'ya kadar verileri sunulan bir web arayüzü üzerinden kontrol edip varsa problemlerle birlikte uzmanlara raporlaman gerekiyor. İlerleyen günlerde bu nöbetlerden birini tutacak kişinin öncelikle deneyimli bir kişi eşliğinde bir 'eğitim nöbeti' tutması bekleniyor. Bu hafta Perşembe günü itibariyle de ben eğitim nöbetime başlamış bulunuyorum. Her gün gönderilen mailleri kontrol edip aşağıdaki gibi bir arayüz üzerinde oluşturulan onlarca histogram ve grafiği kontrol ediyorum, yorumlamaya çalışıyorum.


İlk başta olayın altında yatan fizik, dedektörün yapısı ve kullanılan prensipleri kafama oturtmakla epey zaman geçirdim, sonrasında yavaş yavaş grafikleri gördüğünde tanımaya ve ne beklediğini, ne olursa bir sorun olacağını kestirmeye başladığını fark ediyorsun. Seninle birlikte aynı dedektörün farklı alt bölümlerinde çalışan herkes paralel olarak gözlemler yapıyor ve bunları sürekli kontrol etmek durumundasın. Örneğin gaz sızıntısıyla alakalı bir problem, senin baktığın grafiklerde anlamlandıramadığın bir düşüşün nedeni olabilir. Bu gibi durumları, nöbetlerden sorumlu uzmanlara danışıyorsun elbette, onlar da sana hemen geri dönüş yapıp nasıl raporlaman gerektiğini söylüyorlar. Sonrasında sonuçları gönderip verilerin fizik analizi için bir problemi olmadığını teyit ediyorsun.

Tüm bu işler hafta boyunca epey bir mesai yapmama neden oluyor elbette. Sabah erken başlayan bir gün çoğu zaman gece epey geç bitebiliyor. Geriye kalan zamanlarda olabildiğinde kafamı rahatlatmak adına bisikletimle Jura dağı eteklerine kurulu ufak Fransız kasabaları arasında turlamak ve doğanın keyfini çıkarmakla geçiriyorum. Özellikle bisiklet özelinde, buradaki yaşama dair de genel bir şeyler yazmak gibi planlarım var da bakalım…


Bu hafta sonu birkaç işim ve mevcut veri nöbeti nedeniyle bir yere gitmeyip çalışma kararı verdim; önümüzdeki hafta KWISP konusunda çalıştığım kişinin geri gelmesiyle ve GRID açılarının da elimize ulaşmasıyla işler tekrar hızlanacak gibi duruyor.
0
yorum

13 Ağustos 2016 Cumartesi

CERN Günlükleri - Dördüncü Hafta

CERN'de dördüncü haftayı tamamlıyorum artık. Bu hafta için geçen haftalara nazaran fiziksel olarak epey yorucu fakat toplamda yapılan işler anlamında epey hafif geçti denebilir. Tüm hafa boyunca magnetin takip sisteminin kontrolü için her yıl düzenli olarak yapılan GRID ölçümlerine  başlayıp beş gün içerisinde tamamladık.

Magnet, deney alanı ve kontrol odasının panaromik görüntüsü (Fotoğraf: Aydın Özbey)

GRID'den geçen yazılarda da kısaca bahsetmiştim; temel amaç magneti bilgisayar üzerinden belirli bir koordinata gönderdiğimizde gerçekten de o koordinata gitmesini garanti etmek. Deneyin prensipleri hakkında her ne kadar daha uzun uzadıya bahsetmemiş olsam da CAST'da peşinde olduğumuz parçacıkların Güneş'in merkezinden bize geldiğini biliyoruz. Bu parçacıkları magnetin uçlarına bağlı dedektörlerle sürekli olarak gözlenebilmesi için öncelikle magneti Güneş'in bulunduğu konuma göndermeli, ardından Güneş'i gökyüzündeki hareketi boyunca da takip etmeliyiz. Bu konumlama ve takip mekanizmasının gerçekten çok hassas bir şekilde çalışması gerekiyor çünkü ufacık sapmalar bizi Güneş'in merkezinden uzaklaştıracağı için elde edeceğimiz verilerin de boşa gitmesine neden olacak. Bu kaygılarla her yıl magnetin farklı konumlarına karşılık gelen açılar uzmanlar tarafından fiziksel olarak ölçülerek, magnet takip sisteminin verdiği açı değerleriyle karşılaştırılarak doğruluğu sınanıyor. Gerçek açılarla sistemin hesapladığı açılar arasındaki farkları bunun öncesinde 2015, 2014, 2013 ve geçmiş yıllarda yapılan ölçümlerle de karşılaştırarak gerçek değerlerden ne kadar uzaklaştığımızı kestirmeye çalışıyoruz.

Eğer aradaki farklar yani 'hatalar' birkaç milimetre mertebesindeyse sorun edilecek bir şey olmadığını düşünüyoruz. Birkaç milimetre! Magnetin 10 metrelik boyunu düşündüğünüzde söz konusu hassasiyetin ne kadar büyük olduğunu görebilirsiniz. Güneş'i takip ederken asıl bulunmamız gereken noktadan birkaç mm uzaklaştığımızda başımız dertte kısacası. Böylesi hassas bir sistem için de alınması gereken veriler bir o kadar hassas oluyor haliyle.

Yöntemimiz şu şekilde: Magnet iki eksen üzerinde hareket edebiliyor, yukarı-aşağı (azimuth) ve raylar üzerinde kısıtlı bir alanda yatayda (horizontal). Magneti yatayda 0 derece konumundan diğer uca kadar 12 farklı konuma getirip, her bir yatay konum için dikeyde farklı 9 noktaya yönlendiriyoruz. Magnet üzerindeki motorlarla gönderdiğimiz konumlara gidiyor. Bu konumları biz motorlardan gelen encoder değerleri ile adresliyoruz. Encoder değerleri söz konusu motorların dönüş hız ve sayılarının fonksiyonu olan bir sayıdan ibaret. Örneğin (26500, 3000) değeri sırasıyla yatay ve dikeydeki motorların konumunu veriyor. Bu encoder değerlerine karşılık gelen konumda magneti durdurup CERN'un geometri departmanından gelen uzmanların ellerindeki lazer sistemleri ve magnet üzerindeki prizmalar sayesinde referans olarak kullandıkları noktalardan yararlanıp teleskobun yatayda ve dikeyde tam olarak hangi açı değerine sahip olduğunu ölçüyorlar ve bize ikili bir açı değeri veriyorlar, örneğin (43 derece, 6 derece). Aynı zamanda magnet takip sisteminin şu anda magnetin bulunduğu konumu kendi içinde hesaplayarak verdiği açı değerlerini de sistemden not ediyoruz; örneğin (42.9 derece, 6.02 derece). Tüm GRID ölçümleri sonunda 12 x 9 = 118 farklı nokta için bu açı değerlerinin her birini bilgisayara not ediyoruz.

Magnet dikeyde en alt konumda (Fotoğraf: Aydın Özbey)

Tüm hafta boyunca geçmişte lisanstayken Deneysel Fizik dersinden alışık olduğum 'veri alma' deneyimlerinden çok çok daha uzun, nispeten daha sıkıcı ve magnet hareket ederken etrafta herhangi bir olağan dışı olay olmadığına emin olmak için sürekli etrafında dolanmamız gerektiğinden çok daha yorucu bir deneyim oldu benim için. Her bir açı değerini rutin bir şekilde hatasız bir şekilde kayıt etmeye çalışarak bir haftayı tamamladık. Ama haftanın sonunda üzerinde analizlere başlayacağım veri setim elimde olduğunda çocuklar gibi şendim diyebilirim! Bu veri setinin bahsettiğim derste aldığım verilerden bir farkı vardı elbette: gerçek bir probleme dair, sonuçları pratik olarak gerçek bir deneyi etkileyecek olması. Bu hissi gerçekten seviyorum; aldığınız derslerde edindiğiniz deneyimlerin birkaç kat büyük hali gerçek dünyada karşınıza çıkıyor ve onunla boğuşmaya başlıyorsunuz. Ama arada epey fark var çünkü ne kadar kötü yaparsanız ona göre kötü bir not alarak kurtulamazsınız derste olduğu gibi, çünkü kötü bir iş çıkararak ilerlemesi gereken işlere ancak engel olursunuz. Olay sadece sizi ilgilendirmiyor kısacası, bu durum ekstra bir sorumluluk yüklüyor size.

Magnet yavaş yavaş yükseliyor (Fotoğraf: Aydın Özbey)

Cuma günü elime geçen veri setini, elle girdiğimiz için oluşabilecek hatalardan arındırmak adına magnet üzerindeki açı sensörlerinin ve bilgisayarın sürekli raporladığı dosyalardan tek tek kontrol etmem gerekti. Bu kısım analiz öncesi verinin en az hata barındıracak şekilde 'temizlenmesi' kısmına denk geliyor. 5-6 saatlik uğraşılarım sonunda veri setine son halini verip analiz için hazır hale getirdim. Bundan sonrası Python ile yazacağım analiz kodlarına kalmış durumda.

Bu hafta aynı zamanda Google'ın kompakt Python dersini tamamlamak üzereyim. Benim için bildiklerimin üzerinden geçmek ve yeni beceriler edinmek için çok iyi bir fırsat oldu bu. Derslerin çok iyi dokümante edilmiş olması, videolar ve her derse ilişkin ödevler ve cevaplarıyla sunuluyor olması çok büyük bir fırsat. Dersi anlatan kişi de epey eğlenceli bir eleman, kendisini fazlasıyla dinletiyor. Süper bir 'crash-course' hazırlamış Google gerçekten. Önümüzdeki haftalarda Python'da biraz daha ilerleyip Ipython, PyROOT ve Jupyter ROOT gibi konulara bakmaya niyetliyim. Özellikle Ağustos sonunda Almanya Karslruhe'de katılacağım GridK School yaz okulu için ufaktan temel yapmaya çalışıyorum. Bu yaz okulu veri analizinde ileri yöntemler ve grid mimarilerinde yüksek performanslı hesaplama ve analiz konularına dair oturumlar, dersler ve uygulamalar içeriyor. Sabırsızlıkla bekliyorum.

Yorucu fakat verimli geçen bu haftayı yarın sabah bisikletle çıkacağım ufak çaplı bir tur ve pazar günü de Cenevre'ye yakın Fransa'nın Annecy kentini yapacağım gezi ile taçlandırmak istiyorum; fotoğraflar için beklemede kalın.

İyi haftasonları!
0
yorum

12 Ağustos 2016 Cuma

CERN Günlükleri - Zürich & Lichtenstein Turu

Üçüncü haftanın sonunda, tüm haftanın yorgunluğunu atıp biraz keyif yapmak adına plan yapıp trenle önce Zürih'e gidip orada bir gün kalarak, oradan da Sargans üzerinden Avrupa'nın en küçük ülkelerinden biri olan Lictenstein'ın başkenti Vaduz'a gitmeye karar verdim. Zürih'i İsviçre'nin en gösterişli şehirlerinden biri olarak hep biliyordum fakat Lichtenstein ve Vaduz hakkı neredeyse hiçbir bilgim yoktu. Avrupa haritasına göz gezdirirken sürekli gözüme çarpan, İsviçre ve Avursturya arasına sıkışıp kalmış küçük bir ülkeden ibaretti benim için. Gidip gördüğümde gerçekten doğası ve kültürüyle de epey güzel ve ilginç bir yer olduğunu öğrenmiş oldum.

Ülkenin şehirlerine hatta diğer ülkelere böylesine kolay bir ulaşıma sahip olmak alışık olduğum birşey değil elbette Türkiye'den. Memleket buradaki doğa güzelliklerine on basacak yerlerle dolu olsada eğer altında araban yoksa buralara gitmek sadece bir hayal. Küçük şehir ve kasabalara bulunamayan, bulsan da ne zaman kalacağı belli olmayan otobüsler, güvensiz yollar vs vs seyahat kültürü diye bir şey oluşturmak için hiç de ideal koşullar değil. Burada fırsatım varken her yeri birbirine lafta değil gerçekte 'demir ağlarla' örülüp bağlanmış, en ufak kasabasına dahi tren bulabileceğin bir yerde sırtçantamı ve fotoğraf makinamı alıp dolaşmanın keyfini çıkarıyorum.

İlk hedefim Zürih. İsviçre'nin en büyük şehri (nüfusu sadece 400 000) ve epey büyük bir göl olan Zürih Gölü'nün kıyısında yer alıyor. Göl şehrin karakterine fazlasıyla hakim durumda ve şehir merkezinden başlayan kanallarla sokaklar bir şekilde göle çıkıyor.  Mimarisiyle beni şu ana kadar en çok etkileyen şehirlerden biri diyebilirim, Paris'in ardından. Şehrin eski bölümü diye çok belirgin bir bölümü olmaması özellikle turistlerin yığıldığı bir alandan ziyade, her sokağı ile yaşayan bir şehir havası vermiş kente. Her sokak ve cadde inanılmaz ferah ve olabildiğince trafikten arındırılmış; trafik olsa bile bir korna sesi duymayacağınız için hissetmiyorsunuz bile. Şehrin merkezinde birbirine yakın iki kilisenin saat kuleleri üzerlerindeki saatlerle epey göze çarpıyorlar. Her Avrupa şehrinde olduğu gibi şehrin tam ortasında büyük bir katedral yer alıyor; Zürih'tekinin ismi Grosssmünster katedrali.




Mimarisinin yanında Zürih'in modern zamanlar öne çıkan özelliği özellikle 1900'lerin başında sanatta yenilikçi, başkaldıran, avant-garde akımlardan Dadaizm'in doğuş ve beslenme noktası olması. Caberet Voltaire adında bir kafe ile simgeleşen bu hareketi başlattığı kabul edilen manifesto Hugo Ball tarafından 1916 yılında burada okunmuş.


Şehirde sanatın izleri sadece 'sembolik' kafelerden ibaret değil; Paris'tekilerden sonra gördüğüm en zengin sanat müzerinden birine de ev sahipliği yapıyor Zürih. Kuntshause (Sanatevi) içinde ortaçağlardan günümüz  sanatına kadar her dönemden birbirinden ünlü ve öne çıkan bir çok eseri içeriyor. Sadece Van Gogh, Monet veya Chagran'dan oluşan odalara girdiğinde insan bir garip hissediyor. Döndüğünüz her bir köşede bir Picasso eseri ile karşılaşmamanız işten değil. Epey uzun bir zaman geçirme fırsatım oldu müzede, akşam dönme telaşım olmadığı için. Epey iyi hissettirdi...



Müzeden çıktıktan sonra şehirde turlamaya devam edip göle bağlanan nehir kıyısında gezinip fotoğraflar çektim. Epey kuzeyde olmamız nedeniyle Güneş'in batışı neredeyse saat 10'u buluyor burada, dolayısıyla hala dolaşmak için epey zamanım var. Ben de Einstein, Schrodinger, Röntgen gibi büyük fizik üstadlarının yıllarca kürsü sahibi olduğu Zürih Üniversitesi ve bunlardan çok çok daha fazlasını geçmişten bugüne barındıran ETH enstitüsünü göreyim istedim.



Enstitüye tırmanan yolu çıkarken hemen sağ tarafta Rechberg adında müthiş güzel ve huzurlu bir bahçeye rastladım. Biraz oturup dinlenip bahçenin ve hemen üstündeki Zürih Üniversitesi binalarının fotoğraflarını çektim.




ETH'da üniversitenin hemen üzerinde yer alıyor ve girişinde epey görkemli bir bina bulunuyor.


Günü bitirdikten sonra kalma yerine çok para ödememek adına İsviçre'nin hemen her şehrinde yer alan, gezen gençler ve öğrencilere yönelik olan fakat isteyen herkesin kalabildiği gençlik hostellerinden birinde kaldım. Sabah erken kalkıp Zürih tren istasyonunda beni Lichtenstein'a götürecek ilk adımdan biri olan Sargans trenini beklemeye başladım. Tren istasyonu havaalanından daha kalabalık resmen pazar sabahı olmasına rağmen. Toplam 41 farklı platformdan bir saatte onlarca tren hareket ediyor. Müthiş bir şey...


Zürih'ten yola çıkıp güneye doğru, Avusturya'ya biraz daha yaklaşıp Lichtenstein sınırına epey yakın Sargans kasabasına gidiyorum. Oradan kısa bir otobüs yolculuğu ile başkent Vaduz'a geçeceğim. Alplerin etrafında dolanıyoruz coğrafya olarak ama trenden manzaram yemyeşil düzlükler, tepeler ve uzakta karlı zirveler... Alabildiğine yemyeşil, harika bir manzara. Yaklaşık 1 saatlik yolculuk sonunda Sargans'a iniyorum.


Tren garından yaklaşık yarım saatte bir kalkan yeşil Lichtenstein otobüslerinden birine binerek Vaduz'a yola çıkıyorum. Kısa bir süre sonra İsviçre ve Lichtenstein'ı ayıran Ren Nehri'ni geçiyoruz ve bizi kırzmı-mor Lichtenstein bayrağı selamlıyor. Yeni bir ülkedeyim. Sadece 160 kilometre kare yüz ölçümüne ve 37 000 nüfusa sahip. Ülke parlamenter monarşi ile idare ediliyor ve düşük nufusu ve refah yaşam şartları sayesinde en yüksek ortalama gelire ve en düşük işsizlik oranlarına sahip.


Şehrin merkezinde parlemanto binası ve ünlü posta merkezi karşılıyor beni. Şehir merkezinde inip yürüyerek şehrin ana caddesini turluyorum; 10 dakikada tamamlıyorum bu turu, ki o kadar küçük bir şehir. Bütün her şey hemen hemen ana cadde üzerinde, tüm müzeler, kafe ve restoranlar... Lictenstein'ın gemişten beri posta servisi ve müthiş tasarımlı  pulları sayesinde epey ünlü olduğunu öğrenmiş oldum bu gezi sayesinde. Şehir merkezinde özel bir posta müzesi var hatta, içinde binlerce pulun sergilendiği. İçeri girip göndereceğim kartlar için özel pullar alıyorum müzeyi turlayarak.



Şehrin en belirgin binası ise şehri tepeden izleyen Lichtenstein prensi ve ailesinin konut olarak kullandığı şato. Şehrin içinden güzel bir tırmanış yolunu takip ederek, yükseldikçe etrafımda beliren harika manzarayı seyrede seyrede yukarıya çıkıyorum.




Yukarıya çıktığımda beni tepeye kurulmuş, etrafında harika yürüyüş yolları ve banklar bulunan etkileyici bir şato karşıladı. Kesinlikle o sıcakta tepeye kadar çıktığımı değdi. Fakat 'özel mülk' olduğu için girebilmek mümkün olmadı elbette.


Dönüşte şehrin merkezindeki kültür müzesini dolaştım; ülkenin tarihi ve kültürüne dair sergilerin yanında müzenin bir katı epey büyük bir doğa tarihi sergisine, diğer bir katı da özel bir sergi olarak geçmişteki Olimpiyat oyunlarından birçok eşyayı içerek epey etkileyici bir sergiye ayrılmıştı. 40 000 nüfuslu bir ülkenin yaptığı müze ile 70 milyonun yapmayı bir türlü beceremediği müzeleri düşünüp düşünüp iç geçirdim..

Bir zamanlar atlaslarda araya sıkışmış, hiçbir detayı belli olmayan bir ülke zihnime işte bu şekilde yer edinmişti yolculuğumun sonunda. Trenden izlediğim manzaralar, Zürih'in o etkileyici ve sakin atmosferi, akşamüstü oturduğum o müthiş güzellikteki bahçenin görüntüleriyle Cenevre'ye geri döndüm. Bütün hafta çalışmak için fazlasıyla deşarj olmuştum!

Paylaş!

 

Copyright © 2010 Gök Günce | Blogger Templates by Splashy Templates | Free PSD Design by Amuki