Bilim Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
0
yorum

27 Ocak 2019 Pazar

Journal Club: UA2 deneyinin 'hadronik jet' keşfi

Protonun, yapısında daha da küçük parçacıkları içerdiğini deneysel olarak nasıl gösterebilirsiniz? Modern fizik 20. yy'ın başından itibaren atomun ve atom altı parçacıkların yapısını ve özelliklerini incelemek üzere birbirinden dahice deneyler tasarlamış ve bu konuda epey bir bilgi sahibi olmuş durumda. İlk etapta keşfedilen elektron, ardından atom çekirdeği ve yapısındaki proton ve nötronlar ufak tefek problemleri olsa da tutarlı bir teori oluşturulmasını sağladılar. Yüzyılın ortalarına doğru yavaş yavaş geliştirilmeye başlanan parçacık hızlandırıcılardan alınan veriler, çekirdeğin parçası olan proton ve nötronların da temel parçacıklar olmayıp yapılarında daha küçük parçacıklar barındırabileceğine dair ipuçları veriyorlardı. Aynı zamanda, kozmik ışınlar ve yapılan farklı deneylerde yapıları birbirine birtakım siimetrilerle bağlı onlarca parçacık keşşfedilmeye başlanmış ve tüm bu karmaşanın altında yatan sadeleştirici bir teori ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir olmuştu. Tüm bu fenomenleri açıklığa kavuşturmak üzere Murray Gell-Mann'ın başı çektiği teorik fizikçiler, atom çekirdeğini kuantum mekaniksel olarak açıklamak üzere Kuantum Renk Dinamiğini (Quantum Chroma Dynamics - QCD) ortaya attılar. Çekirdeği oluşturan parçacıklar dahil keşfedilen diğer birçok parçacığın yapısında 'quark' adı verilen temel parçacıkların yer aldığını ve bunlar arasındaki kuvvetin de 'güçlü kuvvet' (strong force) taşıyıcıları olan 'gluon' parçacıkları ile iletildiğini ortaya koydular.

Kuarkların ortaya atılmasından uzun bir süre boyunca hiç bir parçacık fiziği dedektöründe doğrudan gözlenememiş olmaları, bu teorileri ortaya atanlar tarafından dahil uzun bir süre ciddiye alınmamasına neden olmu; ta ki bahsi geçen kuvvet daha da iyi anlaşılıp kuarkların deneylerde nasıl ortaya çıkacağı ortaya konana kadar. Kuarklar arasındaki güçlü kuvvet, elektromanyetik ve kütleçekim kuvvetinden farklı olarak kuarklar arasındaki uzaklık arttıkça daha da artmakta. Bu durum, bir parçacık hızlandırıcıda çarpışma sırasında örneğin protonların yapısından serbest kalan kuarklar için epey dramatik sonuçlar doğurmakta. Aşığıdaki görselde görüldüğü üzere iki kuark arasındaki mesafe arttıkça artan kuvvet aralarındaki potansiyel enerjinin de gittikçe artmasına neden olmakta ve kuantum mekaniğinin ortaya koyduğu üzere bu enerji yeterli bir seviyeye geldiğinde aralarında kuark/anti-kuark çifti oluşabilmesine izin veriyor. Bu çiftler doğru konfigurasyonda ilk baştaki çiftlerle eşleşip kuark/anti-kuark çiftleri olan ve dedektörlerde gözlenebilen mezon dediğimiz pion, kaon gibi parçacıkları oluşturabiliyorlar.

Üstte: Çarpışam sonucu oluşan iki kuark (sol üstte) aralarındaki mesafenin artmasıyla artan potansiyel enerji ile yeni bir kuark-antikuark çifti oluşturup, sonrasında bu çiftlerin yol boyunca bozunup yeni çiftler oluşturmalarıyla sağda Feynman diyagramı ile ifade edilmiş, birçok yeni parçacıktan oluşan karmaşık yapıla ortaya çıkıyor.

Kısacası kuarklar hiç bir zaman çekirdek dışında yalnız başına duramıyorlar, 'hadronlaşma' (hadronization) dediğimiz süreçle ilerlerken dedektörlerimizde gözleyebildiğimiz onlarca parçacıklara dönüşüyorlar. Bu yapılar ortaya çıkan kuarkın gidiş yönünde dar bir açıda ('collimated'), birçok yüklü/yüksüz parçacıktan oluşan parçacık fıskıyeleri gibi göründüğünden bunlar Jet olarak isimlendiriliyor.  Kısacası jetler dedektörde dar bir koni içerisinde aynı yönden gelen, dedektörün iç kısmındaki izleyicide (tacker) izler bırakıp, dış kısımdaki kalorimetrelerde geniş enerji bırakım kümeleri oluşturuyorlar.

Zıt yönden gelen protonların çarpışmalarıyla ortaya çıkan quark ve gluonlar, yalnız hareket edemedikleri için içinde pion ve kaon gibi parçacıkların olduğu jet adını verdiğimiz yapıları oluşturuyorlar. Bu jetler de enerjilerini kalorimetrede geniş bir alana bırakıyorlar ve bu şekilde tespit ediliyorlar. (Kanak: CMS@CERN)

İki pragrafta parçacık fiziğinin en 'kazık' konusu QCD'yi 'açıkladıktan' sonra, yazının asıl konusuna gelmek gerekirse; katıldığım okuldaki derste okuma ödevi olarak verilen tarihsel bir makaleyi kısaca özetlemek amacım. CERN'de LHC'den önceki proton/anti-proton çarpıştırıcısı SppS'in yaptığı deneylerde ilk defa proton çarpışmalarında ortaya çıkan jetler (hadronik jet) gözlenmiş ve böylece protonların yapısının kuark ve gluonlardan oluştuğu deneysel olarak ortaya konmuş. Geçmişte elektron-pozitron çarpışmalarında gözlenen jetlerden farklı olarak bu proton çarpışmalarından geldiği için hadronik jetler olarak adlandırılan bu jetleri oluşturmak ve tespit etmek epey güç. SppS deneyindeki büyük dedektörlerden biri olan UA2 deneyi bunu aşağıda özeti verilen makale ile başardığını 1982'de duyurdu.


UA2 deneyinde, proton-antiproton çarpışmalarında her iki protondan gelen kuakların aralarında gluon değiş tokuşu ile dedektör içinde iki zıt yöne yol alarak, yol boyunca da bahsettiğimiz süreçle birçok hadron oluşmasıyla karakteristik olarak yüksek enerjili iki jet izi araştırılıyor. Bu özelliğe sahip çarpışmalar ('olay' olarak adlandırılan) sonucunda, dedektörün enerji ölçen kısmı kalorimetredeki enerji kalıntıları inceleniyor. Jetlerin tipik özellikleri çok dar bir açıda onlarca parçacıktan oluşmaları nedeniyle, kalorimetre içindeki yan yana dizilmiş hücrelerde geniş bir alanda yüksek enerji bırakmaları. Kuark dışındaki tekil parçacıklar (elektron, foton vb.) örneğin kalorimetrede daha küçük bir alan içerisinde enerjisini bırakıyor. Ayrıca jetlerin yapısındaki birçok yüklü parçacık dedektörün iç kısmındaki izleyici dedektörde de aynı noktadan çıkmış gibi görünen toplu izler bırakıyorlar. Deneyde alınan verilerden en yüksek enerjili iki jet ve dedektördeki izleyici ile kalorimetrede bıraktığı izler aşağıdaki görselde açık bir şekilde gösteriliyor.

Solda proton ve antiprotonun çarpıştığı noktayı küresel bir şekilde saran dedektör ve çarpışma noktasından dışarı iki zıt yöne, dar bir açı içerisinde fırlamış parçacık izleri görülüyor. Kürenin üzerindeki çubuklar parçacıkların kalorimetrenin o bölgesine bıraktıkları enerji miktarını gösteriyor. Sağda ise kalorimetreyi bu sefer düzlemsel olarak açılmış bir şekilde görüyoruz ve enerji bırakılan hücrelerin Φ ekseninde yaklaşık 180 derece açı farkı olduğu dikkati çekiyor. Bu da iki jetin sırt-sırta (back-to-back) olacak şekilde iki zıt yönde ortaya çıktığının net bir göstergesi. Deneydeki araştırmacılar bunun gibi birçok çarpışma olayını inceleyerek kalorimetrede buna benzer enerji kümeleri arıyorlar. Bunun için kalorimetrede bu şekilde geniş bir bölgeye enerji bırakılmış hücreleri, bırakılan enerjiye göre büyükten küçüğe doğru sıraladıklarında en yüksek enerjili ilk iki hücrenin tıpkı yukarıdaki gibi aralarında yaklaşık 180 derece olacak şekilde zıt yönlü olduğunu görüyorlar (aşağıda).

Üstte: En yüksek iki kalorimetre hücre grubunun arasındaki açının dağılımına bakarak büyük bir kısmınının zıt yönlerde (aralarındaki açı 180 derece) olacak şekilde ortaya çıktığı görülüyor.

Tüm bu bulgularla QCD'nin temel öngörülerinden olan protonların yapısındaki kuarklar ve bunların dedektörlerde gözleneceği jet yapıları ilk gez ortaya konmuş oldu. 1900'lerin başında Rutherford'un altın folyolara gönderdiği Helyum çekirdekleri ile ortaya koyduğu çekirdeğin yapısı ancak 1980'lerde açıklığa kavuşturulmuş oldu. Tabii bu keşif fizikte her zamanki gibi her şeye çözüm oluşturmaktan öte birçok yeni problem daha yaratmış oldu. Jetler günümüzün LHC gibi devasa hızlardaki hızlandırıcılarda en çok gözlenen yapılardan birini oluşturuyor ve araştırdığımız süreçlerin arkaplanına dair detaylı bilgiler veriyor. Proton-proton çarpışması gibi ortada yüzlerce kuarkın dolaştığı 'kirli' ortamlarda bu jetleri tespit etmek, oluşturmak ve sınıflandırmak parçacık fiziğindeki en güncel problemlerden birini oluşturuyor. Kısacası keşfinin üzerinden kırk yıl geçmiş olsa da jetler hala bizi uğraştırmaya devam ediyor, uzun bir süre de bu devam edecek gibi duruyor.

0
yorum

12 Mart 2017 Pazar

Bilimde 'güzellik' üzerine: Sarkaç ve Bilardo Topları

Yakın zamanda okuduğum güzel bir kitap fizikte 'güzel' diye tabir ettiğimiz, tıpkı sanatta ve diğer insan edimlerinde deneyimlediğimiz 'güzellikle' bağdaştırılabilecek yoğunlukta olan bu his üzerine biraz düşünmemi tetikledi. Boğaziçi Ünv. Yayınevi'nin yayınladığı baskısı ve çevirisiyle oldukça kaliteli kitaplardan biri olan 'Prizma ve Sarkaç: Bilimde En Güzel On Deney" ele aldığı bilimsel deneyleri bilim tarihi çerçevesinde inceleyip her birinin içinde barındırdığı özgünlük ve "güzelliği" tartışıyor. Bilimde on deney alt başlığına sahip olsa da deneylerin hemen hepsi fizik üzerine, fakat yazar tüm bu deneylerin gerçekleştirildikleri zamanda bilimsel alanların günümüzdeki gibi ayrışmadığı gerçeğine yaslanarak bu seçimini meşrulaştırıyor.

Bilimsel bir kavramı kulağa oldukça "öznel" gelen "güzel" gibi bir sıfatla betimlemek olayın doğasına aykırı gibi duruyor belki de. Bilimsel uğraşın onu gerçekleştiren insandan ve kaynağı olan sonsuz meraktan ayrılamayacağı gerçeği göz önüne alınırsa, bilimsel çalışma yapan kişilerin birçok teorem, kanıt veya deneye bu şekilde bir yakıştırmada bulunmaları aslında sıklıkla karşılaşılan bir durum. Herhangi bir sistemin işleyişini basit matematiksel formüllerle ifade edebilmek ve bunlar arasında ilişkileri gösterebilmek bir bakıma başlı başına estetik bir uğraş. Fakat bu estetiği genellikle 'elleri kirletmek' diye ifade edilebilecek deneysel çalışmalar için söyleyebilmek ilk etapta biraz sağduyuya ters geliyor. Kitabın da bilimdeki güzellik kavramını işleyen diğer kitaplardan farklı olarak deneylere yoğunlaşması ve bunların içinde dünyayı kavrayışımız, evrenin işleyişine dair çözdüğümüz problemler ve 'gerçekliğe' dair varılan bir aydınlanma adına bunlara atfettiği önem gerçekten farklı bir bakış açısı sağlıyor.

Kendi payıma fizikle uğraşmaya başladığımdan beri karşılaştığım birçok güzel deney ve teori oldu. Bu yazıda biri deneysel biri de teorik iki tane seçimimi paylaşayım istedim. Deneysel olan kitabın adında da geçen, Dünya'nın döndüğünü kanıtlayan Foucault Sarkacı deneyi, teorik olan ise klasik mekanikte (ağırlıklı olarak istatistiksel mekanikte) karşımıza çıkan 'ergodik sistem' kavramı ve bunun "bilardo topları" sistemine uygulanışı. Her ikisi de barındırdıkları temel fikirler ve basit düşünme biçimlerinden ortaya çıkan 'beklenmedik sonuçlar' nedeniyle ilk karşılaştığımda beni fazlasıyla etkilemiş, bana göre içinde muhteşem bir "güzellik" barından kavramlar.

Foucault Sarkacı
(Geçmişte yazdığım bir yazıdan alıntı)

1851’de Paris Gözlemevi’nin ünlü Meridyen Salonu, insanlığın Dünya’yı kavrayışının belki de en incelikli gösterilerinden birine sahne oluyordu: Dünya’nın dönüşünün deneysel olarak basit bir şekilde ilk defa gösterimine.. Deneyi yapan kişi akademiden epey uzak fakat yaptığı çalışmalarla dönemin en başarılı fizikçilerinden biri Léon Foucault..

Foucault-rotz Çok uzun bir telle, bir binanın tepesine asılan basit sarkacın salınım düzleminin bulunduğunuz enleme göre belirli bir hızla döndüğünü gösteriyor deney. Normalde günlük hayatımızda, salınım yapan sarkaçların ucundaki kütlelerin büyüklüklerinin küçük ya da iplerinin kısa olmasıyla gözleyemediğimiz bu hareketi, Foucault’nun yaptığı şekilde 28 kg’luk kurşun bir kürenin ucuna asılı olduğu 67 metrelik uzunluğunda bir tel ile yaparsanız Dünya’nın dönmesi sebebiyle oluşan “Coriolis Kuvvetleri” sebebiyle salınım düzleminin yavaş yavaş hareket ettiğini, Paris enlemlerinde yaklaşık 32 saatte tam bir tut attığını görebilirsiniz. Coriolis kuvvetleri, dönen sistemleri Newton Kanunları ile inceleyebilmek için sisteme eklenmesi gereken “hayali kuvvetlerden” biri (diğeri de “merkez-kaç kuvveti). Newton’un hareket kanunları ivmelenmeyen eylem çerçeveleri için yazıldığından, Dünya gibi kendi ekseni etrafında hızla dönen bir sistemde fazladan etkiler işin içine giriyor. Yani, Foucault sarkacının bu hareketi Dünya’nın sabit değil, ivmeli bir hareket yaptığını (kendi ekseni etrafında döndüğünü) birinci elden kanıtlıyor. (Animasyonun kaynağı: Wikipedia)

Foucault sarkacının salınım ekseninin bir tam tur atma süresi enlemden enleme değişiyor ve aşağıdaki bağıntı ile veriliyor: $$ T = \frac{1 gun}{\sin{\theta}} $$ θ değeri bulunduğunuz enlem değeri ve T de sarkacın tam tur atma periyodu (gün cinsinden). Örneğin 30 derece enlemlerinde bulunan bir yer için, sarkacın bir tam turu 2 günde tamamlanıyor (sin30 = 0.5). İlginç olan, kutuplarda tam bir günde bir tur atarken, ekvatorda salınım düzlemi değişmiyor (θ yerine 90 ve 0 değerleri koyduğunuzu düşünün).

Foucault bu gösterimini ilk yaptığında epey ilgi görmüştü fakat kendisi akademi dışından biri olduğu için birçok burnu kalkık akademisyen onu görmezden gelmişti. Fakat bu etkileyici deneyin söylentileri Paris çevrelerinde hızlıca yayılmış ve kısa bir süre sonra Paris’in en ikonik binalarından Panthéon’da da bir gösterim yapılmıştır. Bu gösterimle hemen hemen herkes Foucoult’nun deneyinin özgünlüğü ve etkisi konusunda hem fikir olmuşlardı.

Paris’te Foucault’nun bu deneyi özellikle bilim müzeleri tarafından ciddi anlamda sahipleniyor ve birçok müzede gösterimler yapılıyor. Geçen yıllarda ziyaret ettiğim Paris Musée des arts et Métiers müzesinde böyle bir gösterimi izlemiştim. Ayrıca Paris’in en merkezi yerlerinden birinde olan Panthéon’un içinde de devasa bir Foucault Sarkacı gösterimi yapılıyordu.

IMG_0940Paris Musée des arts et Métiers’de Foucault Sarkacı Gösterimi’nden

IMG_1026Paris Panthéon’daki dev Focoult Sarkacı

Foucault Sarkacı deneyi bana 1851 gibi geç bir tarihi nedeniyle hep etkileyici gelmiştir. Evreni algılayışımızda binlerce beyin, yüzlerce yıl birbirinden etkileyici teoriler, varsayımlar ortaya atmış fakat şunun şurasında daha 150 yıl öncesine kadar Dünya’nın kendi ekseni etrafında döndüğünü deneysel bir şekilde kanıtlayamamıştı. Geçmişte aldığım Deneysel Fizik dersinde, bilim tarihinde önemli bir deneyi seçip orijinal makalesinden deney hakkında detaylı bilgi edinmemiz gereken bir ödev sırasında epey okumuştum Foucault Sarkacı’na dair ve bana göre bu deney Bilim Tarihi’nin sadelik, estetik ve derinlik açısından en etkili deneyidir. Foucault Sarkacı, bana hep Arşimet’in ünlü sözünü çağrıştırıyor: “Bana yeteri kadar uzun bir çubuk verin ve Dünya’yı yerinden oynatayım”.. Foucault’nun durumunda da benzer bir “basitlik” var aslında : “Bana yeteri kadar uzun bir tel verin, size Dünya’nın döndüğünün en güzel kanıtını göstereyim!”

Ergodik Sistemler ve Bilardo Topları:

Kelime olarak kulağa karmaşık gelse de aslında fikir olarak basit bir kavram 'ergodik sistem'. Fizikte herhangi bir sistemi genelde iki farklı şekilde belirtiriz. Birincisi sistemin zaman içerisindeki devinimini, yani zamanla değişimini veren 'dinamik gösterim'; diğeri ise sistemin bütün durumlarını göz önüne alıp, bu durumların nasıl dağıldıklarını gösteren 'durum gösterimi'. Kısaca örnek vermek gerekirse; örneğin elimizde bir kutu içerisinde bilardo topları olsun. Bu bilardo toplarının konumlarını ve hızlarını en başta bilelim ve bunları serbest bırakalım, Newton'un hareket yasası çerçevesinde etkileşmelerini zaman içerisinde izleyelim. Etkileşmeler iki türlü olacak, ya bir biriyle ya da duvarla çarpışıp yollarına devam edecekler. İlk tipte olan yani 'dinamik gösterim', herhangi bir zamanda topların nerede oldukları (konum) ve hızlarının ne olduklarını ifade eden gösterim (altta):

Dinamik gösterimde, 1 x 1'lik bir kutuda dört bilardo topu, başlangıç hız ve konumları başlatılıp zamanla Newton'un hareket yasası gereği etkileşiyorlar. (Yukarıdaki simulasyonun temelindeki algoritma: Event-Driven Molecular Dynamics: Adler B. & Wainwright T. E. Phase Transition for a hard sphere system (1957))

İkincisi ise sistemin olabilecek tüm konum konfigürasyonlarının fotoğraf karesi olarak çekilmiş hallerinin bütünü. Birinci gösterimde zaman sistemi evrilten faktörken, ikincisinde karelerin her biri birbirinden bağımsız, sanki bir torbaya atılmış olan tüm olabilecek durumların bütününün içeriyor. Fotoğraf şeklinde olan durumlar, zamana bağlı olarak sistemin ilerleyişini gösteren durumlardan çok daha farklı şekilde oluşturuyorlar. Bunun için yapmamız gereken şey tüm olası durumları (fotoğraf karelerini) rastgele oluşturmak. Bunun için boş bir kutu ile başlayıp rastgele bir bilardo topu yerleştiriyoruz (bir top yerleştirmek o topun x ve y konumları için 0 ile 1 arasında birörnek dağılıma sahip (uniformly distributed) sayılar seçmek anlamına geliyor). Ardından bunu üç kez daha tekrarlıyoruz; herhangi bir top üst üste gelmediği sürece elde ettiğimiz durumu geçerli bir durum olarak etiketleyip, torbamıza atıyoruz (rastgele yerleştirdiğimiz toplardan biri diğerinin üzerine gelirse bu durumu çöpe atıp baştan başlıyoruz). Bu prosedürü defalarca tekrarlayıp bir sürü durum elde ediyoruz. Durumların elde edilişindeki rastgeleliğe dikkat etmelisiniz; herhangi bir şekilde bir fizik kuralından bahsetmeden rastgele kutuya toplar yerleştiriyorum. İlk gösterimde topların değişimi Newton'un ikinci yasası gereği değişiyorlardı, ikinci gösterimde ise (herhangi bir topun üst üste gelmediği) rastgele tüm durumları oluşturup torbaya atıyorum. (Detay: Bu şekilde fotoğraf kareleri elde etmek için Monte Carlo ve Markov Zinciri yöntemleri kullanılıyor.)

Tüm olası durumları gösteren ve rastgele konumlar atayarak oluşturulmuş "fotoğraf karelerinden" örnek sekiz tanesi yukarıda gösterilmiş. Karelerin birbiriyle üstteki animasyondaki gibi zamansal olarak birbiriyle bir ilişkisi yok gördüğünüz gibi, biri diğerinden bağımsız bambaşka bir durumu temsil ediyor. Bunlardan binlerce üreterek torbamıza koyuyoruz.

Gelelim vurucu kısma; ergodik teori bize şunu söylüyor: eğer elinizdeki sistem 'ergodik' olma şartlarını sağlıyorsa (ki bu şartlara burada değinmeyeceğim), bu sistemin herhangi bir dinamik değişkeninin (örneğin tüm topların x = 0.5 ve x = 0.6 arasında bulunma olasılıkları) zaman ortalaması, torbamızdaki durumlar (fotoğraflar) üzerinden alınan ortalamaya eşittir. Yani siz sistemi başlatıp diyelim 1000 saniye boyunca çalıştırıyorsunuz ve kutunun ortasından (x = 0.5 ve x = 0.6 arasından) geçme sayısının ortamalasını buluyorsunuz; aynı şeyi torbanızdaki durumlar üzerinde, yani elinizdeki fotoğraflardan kaç tanesinde ortalama olarak kutunun ortasında olduklarına bakıyorsunuz, bunlar birbirinin aynısı çıkıyorlar.

Soldaki grafik ilk yöntemle (dinamik gösterim) ile edinilmiş benzetimde seçilen bir topun x ekseninde 0 ile 1 arasında bulunma olasılık dağılımını, sağdaki ise ikinci yöntemle yani durumlar üzerinden elde edilen, tüm durumlar üzerinden seçilen bir fotoğraftaki topların x ekseni üzerindeki dağılımlarını gösteren grafikler. İkisi arasındaki birebir örtüşme işte dramatik sonuç! Tabii dikkatli gözler hemen şunu görebilir, topların kenarlarda bulunma olasılıkları ortada bulunmalarından daha yüksek! Alın size düşünmeniz için güzel bir problem! :) [grafiteki eta değeri kutu içerisindeki top yoğunluğu ile ilgili bir parametre, top sayısı arttıkça artıyor.]

Kısacası zaman ortalamaları, durum ortalamalarıyla aynı çıkıyor. İşte bu muhteşem güzellikte bir sonuç! Birincisinde fiziksel bir kanun çerçevesinde ilerleyen bir sistem ile diğerinde rastgele elde edilmiş durumların birbirine eşdeğer olduğunu görüyoruz. Yani ister sistemi uzun süre takip edip ortalama alın, isterseniz de elinizdeki tüm durumlar üzerinde ortalama alın. Fizikte bir sistemi uzun süre takip edebilmek genellikle kolay bir şey değildir; o sistemin tüm durumlarını hesaplamak ise çoğu zaman basit bir sayma problemi olarak ifade edilebilir. Bu yaklaşım bize bu gibi durumlarda büyük kolaylık sağlıyor elbette. Yukarıda verdiğim örnek örneğin bir kutu içerisindeki gaz moleküllerinin davranışını anlamak için kullanılıyor. Örnekteki gibi sadece 4 tane değil milyarlarca molekülün etkileşimini ilk yaklaşımda olduğu gibi hesaplamak imkansızken, ikinci yaklaşımdaki gibi olası tüm durumlar üzerinden sisteme dair genel sonuçlar elde etmek ise nispeten daha kolay. Ergodik teori sayesinde sistemi zaman boyunca takip etmek yerine, olası durumları belirleyip bunlar üzerinden ortalama alarak aynı sonucu elde edebiliyoruz. Böyle bir durum söz konusu olmasaydı istatistiksel mekanik yapmak neredeyse hayal olabilirdi diyebiliriz belki de!

Fizikte güzellik deyip, konuyu biraz uzatmış olsam da en azından kendi gözümden 'güzel' olduğunu düşündüğüm, beni ilk gördüğümde heyecanlandıran iki fenomeni paylaşmış oldum. Bu ikisi yapıları itibariyle çok temel prensiplerden yola çıkarak ortaya çıkardıkları olağanüstü sonuçlar itibariyle bence kesinlikle 'güzel' sıfatını fazlasıyla hak ediyorlar!

"Bilardo topları" animasyonları Coursera'daki 'Statistical Mechanics: Algorithms and Computation' dersinde temel alınan kodlarla oluşturuldu. Merak edenler Werner Krauth'un aynı isimli kitabını inceleyebilirler.
0
yorum

15 Kasım 2013 Cuma

Güneş’te Keşfedilen Element: Helyum!

1835’de ünlü Fransız pozitivist filozof Auguste Comte kendinden emin, oldukça iddialı bir sav ortaya atmıştı: “Yıldızların ve gezegenlerin içinde neler olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz...” Bilim Tarihi böylesi özgüven patlaması yaşan bilim insanları ve dönemlerle dolu fakat gel gör ki A. Comte’nin iddiasının üzeinden uzun bir zaman geçmeden yıldızlar da dahil olmak üzere bütün maddeler hakkında bilgi edinebildiğimiz “tayf” ölçüm tekniklerinin ortaya atılması, insanlığın evreni anlayışında en büyük adımlardan birini atmasını sağladı. Comte bu kadar feci bir şekilde haksız çıkacağını nerden bilsin?

 

Artık biliyoruz ki, bütün maddelerin çeşitli mekanizmalarla yaydıkları ya da soğurdukları ışınımda(tayflarında) kendilerine has belli karakteristik özelliklerin izleri bulunuyor. Dolayısıyla, herhangi bir cisimden gelen ışınımın tayfına bakarak, tayftaki karakteristik çizgilerden o cisimin içindeki tüm maddeleri tek tek sıralayabiliyoruz. 1814’lerde Fraunhofer tarafından gözlenen ilk tayf çizgilerinin ardından 1859’da Kirchhoff ve Bunsen tayf çizgileri üzerinde yaptıkları araştırmalarla çizgilerin, onları yayan maddelere özgü olduklarını iddia etmiş, Güneş’in tayfını da elde edip Güneş’in yapısında demir olduğunu ilk defa ortaya atmışlardır. Ama asıl heyecan verici gelişme ise, 1868 Ağustos’un Tam Güneş Tutulması sırasında Güneş atmosferinin tayfını inceleyen Fransız bilimci Pierre Janssen, daha önceden karşılaşmadığı bir sarı çizgiye rastlar ve bunun sodyuma karşılık geldiğini düşünüp not eder. Ardından bu gizemli çizgiyi, İngiliz bilimci Norman Lockyer inceler ve bunun, önceden bilinmeyen, yeni bir elemente ait olduğunu ortaya koyar; ismini de Yunan’ca Güneş kelimesi helios’tan yola çıkarak Helyum koyar.. Fakat bu yeni elemente Dünya üzerinde ilk defa rastlanana kadar daha bir 37 yıl geçecektir ki ancak 1895’de İskoç kimyacı William Ramsay Helyum’u ilk defa uranyum mineralleri ile yaptığı deneylerde izole etmeyi başarır.. Yani kısacası, Helyum elementi Dünya’da keşfedilmeden çok daha önce Güneş’te keşfedilmiştir!

 

sunspectrum_noao_960 Güneş’in görünür dalga boyundaki tayfı.. Aralardaki karanlık bölgeler, Güneş yüzeyindeki belirli elementlerin ışığı soğurmasıyla oluşan boşluklar – tayf çizgileri.. Detaylı bilgi için Bulutsu.org’daki tam açıklamaya göz atabilirsiniz.

 

Bu konuda birşeyler yazmama vesile olan ise Günün Gökbilim Görüntüsü’nde bugun yayınlanan geçen haftaki Güneş Tutulma’sının özgün bir fotoğrafı… Alttaki fotoğrafta, solda kavuşum anının fotoğrafı, sağda ise Tam Tutulma sırasında Güneş’in renk küresinden(chromosphere) yayılan ışınımın küçük bir alanda çizgi şeklinde yüzlerce delikten(kırınım ızgarası-diffiraction grating) geçirilerek oluşturulmuş tayf görüntüleri bulunuyor. En kuvvetli tayf çizgilerini oluşturan en baştaki kırmızı ışınım ve sondaki mavi ışınımın kaynağı Hidrojen atomları, ortadaki sarı ışınımın kaynağı ise Helyum! (Buradaki ışınımın nedeni yukarıdaki  görüntüde olduğu gibi soğurulma değil, renk küredeki ışınım..)

 

emmanouilidi200mmFlashSpect950

  Telif Hakkı: Constantine Emmanouilidi

 

Newton’un ışığı pirizmadan geçirerek renklerine ayırmasıyla aynı prensipten yola çıkarak, farklı maddelerin izlerini, ışınım tayflarından çıkarmak daha sonra astronominin inanılmaz bir hızla gelişmesini sağladı. Astronomide, inceldiğimiz cisim hakkında bilgi alabildiğimiz tek şey ondan bize ulaşan ışık, dolayısıyla tayf analizinin mümkün olmasıyla incelenen kaynakların içeriği, sıcaklığı, hareketine dair herşey yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı! Bence, yukarıdaki fotoğraf arka plandaki tüm bu gelişmeleri oldukça estetik bir şekilde yansıtıyor.

 

Kaynaklar:

Discovery of Helium

Chemical Composition of Stars and the Universe

0
yorum

18 Eylül 2013 Çarşamba

Dünya’nın Döndüğünün Kanıtı : Foucault Sarkacı

1851’de Paris Gözlemevi’nin ünlü Meridyen Salonu, insanlığın Dünya’yı kavrayışının belki de en incelikli gösterilerinden birine sahne oluyordu: Dünya’nın dönüşünün deneysel olarak basit bir şekilde ilk defa gösterimine.. Deneyi yapan kişi akademiden epey uzak fakat yaptığı çalışmalarla dönemin en başarılı fizikçilerinden biri Léon Foucault.. Bugün, Google’ın anasayfasında Foucault’nun doğumunun 194. yıldönümü anısına, bahsi geçen deneyin ufak bir animasyonu yayınladı..

image Google’ın 18 Eylül 2013’de ünlü Fransız fizikçi Foucault’nun 194. doğum yıldönümü adına yayınladığı logo

Foucault-rotz Çok uzun bir telle, bir binanın tepesine asılan basit sarkacın salınım düzleminin bulunduğunuz enleme göre belirli bir hızla döndüğünü gösteriyor deney. Normalde günlük hayatımızda, salınım yapan sarkaçların ucundaki kütlelerin büyüklüklerinin küçük ya da iplerinin kısa olmasıyla gözleyemediğimiz bu hareketi, Foucault’nun yaptığı şekilde 28 kg’luk kurşun bir kürenin ucuna asılı olduğu 67 metrelik uzunluğunda bir tel ile yaparsanız Dünya’nın dönmesi sebebiyle oluşan “Koriolis Kuvvetleri” sebebiyle salınım düzleminin yavaş yavaş hareket ettiğini, Paris enlemlerinde yaklaşık 32 saatte tam bir tut attığını görebilirsiniz. Koriyolis kuvvetleri, dönen sistemleri Newton Kanunları ile inceleyebilmek için sisteme eklenmesi gereken “hayali kuvvetlerden” biri (diğeri de “merkez-kaç kuvveti). Newton’un hareket yasaları ivmelenmeyen eylem çerçeveleri için yazıldığından, Dünya gibi kendi ekseni etrafında hızla dönen bir sistemde fazladan etkiler işin içine giriyor. Yani, Foucault sarkacının bu hareketi Dünya’nın sabit değil, ivmeli bir hareket yaptığını (kendi ekseni etrafında döndüğünü) birinci elden kanıtlıyor. (Animasyonun kaynağı: Wikipedia)

Foucault sarkacının salınım ekseninin bir tam tur atma süresi enlemden enleme değişiyor ve aşağıdaki bağıntı ile veriliyor:

image
θ değeri bulunduğunuz enlem değeri ve T de sarkacın tam tur atma periyodu(gün cinsinden).. Örneğin 30 derece enlemlerinde bulunan bir yer için, sarkacın bir tam turu 2 günde tamamlanıyor(sin30=0.5).. İlginç olan, kutuplarda tam bir günde bir tur atarken, ekvatorda salınım düzlemi değişmiyor.. (θ yerine 90 ve 0 değerleri koyduğunuzu düşünün)

Foucault bu gösterimini ilk yaptığında epey ilgi görmüştü fakat kendisi akademi dışından biri olduğu için birçok burnu kalkık akademisyen onu görmezden gelmişti. Fakat bu etkileyici deneyin söylentileri Paris çevrelerinde hızlıca yayılmış ve kısa bir süre sonra Paris’in en ikonik binalarından Panthéon’da da bir gösterim yapılmıştır. Bu gösterimle hemen hemen herkes Foucoult’nun deneyinin özgünlüğü ve etkisi konusunda hem fikir olmuşlardı.

Paris’te Foucault’nun bu deneyi özellikle bilim müzeleri tarafından ciddi anlamda sahipleniyor ve birçok müzede gösterimler yapılıyor. Bu yıl gittiğim Paris Musée des arts et Métiers müzesinde böyle bir gösterimi izlemiştim. Ayrıca Paris’in en merkezi yerlerinden birinde olan Panthéon’un içinde de devasa bir Focoult Sarkacı gösterimi yapılıyordu (sanırım restarasyon sebebiyle şimdi kaldırılımış).

IMG_0940Paris Musée des arts et Métiers’de Foucault Sarkacı Gösterimi’nden

IMG_0938
Foucault’nun 1851’deki deneyinde kullandığı kurşun bilyenin orjinali Paris Musée des arts et Métiers’de

IMG_1026 Panthéon’daki dev Focoult Sarkacı

Foucault Sarkacı deneyi bana 1851 gibi geç bir tarihi nedeniyle hep etkileyici gelmiştir.. Evreni algılayışımızda binlerce beyin, yüzlerce yıl birbirinden etkileyici teoriler, varsayımlar ortaya atmış fakat şunun şurasında daha 150 yıl öncesine kadar Dünya’nın kendi ekseni etrafında döndüğünü deneysel bir şekilde kanıtlayamamıştı.. Geçen yıl aldığım Deneysel Fizik dersinde, bilim tarihinde önemli bir deneyi seçip orjinal makalesinden deney hakkında detaylı bilgi edinmemiz gereken bir ödev sırasında epey okumuştum Foucault Sarkacı’na dair ve bana göre bu deney Bilim Tarihi’nin sadelik, estetik ve derinlik açısından en etkili deneyidir. Foucault Sarkacı, bana hep Arşimet’in ünlü sözünü çağrıştırıyor: “Bana yeteri kadar uzun bir çubuk verin ve Dünya’yı yerinden oynatayım”.. Foucault’nun durumunda da benzer bir “basitlik” var aslında : “Bana yeteri kadar uzun bir tel verin, size Dünya’nın döndüğünün en güzel kanıtını yapayım!”


L. Foucault’un orjinal makalesinin İngilizce çevirisine bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.
0
yorum

7 Ocak 2013 Pazartesi

Bilim Tarihinde Bugün : Galileo'nun Jupiter Gözlemi

2013 yılının başı itibariyle GökGünce'nin Tumblr blogunda düzenli olarak 'Bilim Tarihinde Bugün' başlığı altında o güne dair önemli olayları kısaca paylaşıyorum. Bütün bir yıl boyunca sürdürmeyi planladığım bu projenin bugünkü ayağında Galileo'nun Jupiter'in uydularını ilk gözlemi vardı. Bu vesileyle buradan da bu yazı dizisinin duyurusunu yapayım. Tumblr'daki yazı ve görselleri aşağıda da paylaşıyorum:

Bilim tarihinde bugün (7 Ocak): Bilim tarihindeki en önemli köşetaşlarından birisi, Galileo’nun Jupiter’i ve çevresindeki uyduları ilk gözlemi.. 1609 yılının sonlarında Ay gözlemlerini tamamlayan Galileo 7 Ocak 1610’da teleskobunu Jupiter’e yönlendirdi ve gördüğü görüntüyü, Jupiter ve hemen yakınında gezegenin ekvator düzleminde sıralanmış üç ‘küçük yıldız’, günlüğüne kaydetti. Bir sonraki gece aynı gözlemi tekrarladığında Jupiter’in o dönemki ‘tersine hareketi’(doğudan batıya) sebebiyle yıldızları doğusunda kalmış bir şekilde gözlemeyi beklerken aynı yıldızlar bu sefer de batısında bulunuyordu! Yani Jupiter beklenenin tersine hareket ediyordu! Birkaç gün devam eden gözlemlerde üstelik bu yıldızların sayısı 4’e çıkmıştı! Galileo 15 Ocak’ta nihayet problemi çözmüştü; gördüğü bu yıldızlar arkaplanda birer ‘sabit yıldız’ değil Jupiter’in etrafında dolanan uydulardı! Bu keşfini aynı yılın Mart aynın ortalarında yayınladığı Sidereus Nuncius kitabında duyurdu.. Bu da, o dönemki Avrupa kozmografya düşüncesine hakim olan Dünya merkezli evren modelini ciddi anlamda sarsan bir keşif oldu..


Yukarıda Galileo’nun kendi gözlem defterlerinden bu olayın orjinal kayıtları bulunuyor. Konunun detayları için Galileo Project sayfası tam bir hazine..

Galileo’nun bu devrimsel gözlemlerinin 400. yılı tüm dünyada Dünya Astronomi Yılı olarak kutlandı(Türkiye Astronomi Derneği’nin 2009 Astronomi Yılı resmi internet sitesi).. 2009 yılı çerçevesinde amatör bir insiyatif olarak bizler de yapılan çeşitli eğitim çalışmalarına ‘Gökyüzü Gönüllüleri’ adlı grubumuzla destek vermiştik..Yaptığımız çalışmaları incelemek isteyenler olursa bu bağlantıdan yararlanabilirler.

0
yorum

11 Aralık 2010 Cumartesi

Antik Yunan'dan Astronomi Bilgisayarı

Bu dönem aldığım "Humanity" dersinde yaklaşık bir aydır antik Yunan kültürünü ve bu kültürü sembolize eden edebi ve felsefi metinleri inceliyoruz. Sokrates'in Savunması'ndan Platon'un Devlet'ine, Homeros'un Oddyssey destanından Sophocles'in trajedilerine uzanan ve her biri hayranlık uyandıran bu eserler, kendilerini yaratan medeniyet hakkında da çok şey söylüyorlar. Felsefi ve edebi anlamda günümüz batı dünyasının temel taşlarını iki bin yıl önce ortaya koyan Antik Yunan medeniyeti, aynı zamanda modern bilimsel düşüncenin de ilk adımlarını atmıştı. (Yunanlar öncesinde ve aynı dönemlerde Babilliler'in de büyük katkısını es geçmemek gerek) Aristoteles'in Dünya merkezli evren modeli ve bu model üzerine düzeltmelerle Ptolemy'nin ortaya koyduğu model, yapılan astronomi gözlemleriyle belirli bir hassasiyete kadar uyuşuyordu. Antik Yunan'daki astronomi düşünüldüğünde evren modelleri üzerinden ilerleyen "düşünce egzersizlerinden" bahsedilse de öyle görünüyor ki bir taraftan da hesaplamalar üzerine kurulu, mekanik evren görüşünü temel alan pratik çalışmalar da var. Bu yazıyı yazmama ilham veren de yaklaşık 100 yıl önce Yunanistan açıklarında keşfedilen ve tarihi 2000 yıl öncesine dayanan "teknolojik" bir astronomi kalıntısı : Antikythera Mekanizması.

Yunanistan'da bir arkeoloji müzesinde saklanan Antikythera Mekanizmasının ele geçirilen en büyük parçası ( Telif Hakkı : The Antikythera Mechanicsm Research Project)

Sünger avcıları tarafından raslantı sonucu keşfedilen bir batıktan çıkarılan kalıntı, arkeologlar tarafından yıllardır detaylı bir şekilde inceleniyor. Mekanizmanın üzerindeki yazılar ve birbirine bağlı dişliler düzeneğin doğası hakkında parça parça bilgiler veriyor, araştırmacılar da bunları bir araya getirip düzeneğin hem çalışma mekanizmasını hem de kullanım amacını bulmaya çalışıyorlar. Onlarca yıldır ortaya birçok teori atılmışsa da, bundan 4 yıl önce X-ışını görüntüleme tekniklerinden de yararlanarak ortaya çıkan bilgilere göre mekanizmanın ay tutulması ve güneş tutulması tarihlerini hesaplayan, bunların yanında belirli gezegen ve yıldızların gökyüzünde belirli konumlardan geçme dönemlerini belirleyen bir mekanizma olduğu kesinlik kazandı.

Nature'da yayınlanan, mekanizmanın üzerindeki göstergeleri açıklayan bir diyagram - Detaylı incelemek için tıklayınız. ( Telif Hakkı : Nature )

Üzerindeki birbirine bağlı onlarca dişli sistemi ve belirli aralıklara bölünmüş göstergeleriyle aslında karşımızda duran antik bir "mekanik bilgisayar" diyebiliriz. Sistemi biraz incelediğinizde akla hemen yüz yıl öncesinin mekanik hesap makinaları ve savaş sırasında kullanılan şifre kırıcı bilgisayarlar gelebilir. Tabii tek bir farkla, bahsettiğimiz mekanizmanın tarihi milattan önce bir ya da ikinci yüzyıla ait. Tutulmaları hesaplama tekniği ise zamanında düzeneği geliştirenlerin ne kadar detaylı gözlem ve hesaplama yöntemlerine sahip olduklarını gösteriyor. Ay ve Güneş tutulmalarının gözlendikten sonra üzerinden geçen 223 aylık periyodun(1 ay : iki dolunay arasındaki süre) ardından tekrar gözlenebileceği bilgisi ile kuruluyor sistem. Bu geçen periyodun ardından Ay-Güneş-Dünya üçlüsünün aynı konumlarda olacağı ve tutulmaların Ay'ın sadece belirli evrelerinde görünüyor olması böyle bir hesaplamayı mümkün kılıyor. Bu hesaplamayı mekaniğe dökmek ise zamanın dehasını ortaya koyuyor.


Mekanizma hakkında edinilen bilgiler ışığında araştırmacılar bir de Lego parçalarıyla düzeneğin çalışma prensibine bire bir uyan bir model oluşturmuşlar. Oluşturulan modelin tanıtımı için de aşağıdaki harika videoyu hazırlamışlar. İzlerken "vay canına" demekten kendimi alamadım, bir de siz deneyin:

The Antikythera Mechanism in Lego on Vimeo.

Üzerinde yaşadığımız topraklarda, iki bin yıl öncesinde insanlığın medeniyet tarihinin düşünce ve söylem konusunda en üst örneklerinden birinin yaşamış olduğu gerçeği hayranlık uyandırıyorsa da, aynı medeniyetin teknik açıdan da bizim daha şunun şurasında bir-iki yüz yıl önceki konumumuzda olmaları bende merak ve bir o kadar da dehşet uyandırıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Antikythera Mekanizması ile ilgili detaylı bilgi edinmek için:

Paylaş!

 

Copyright © 2010 Gök Günce | Blogger Templates by Splashy Templates | Free PSD Design by Amuki