6
yorum

24 Temmuz 2016 Pazar

CERN Günlükleri - Başlangıçlar

Bir hafta kadar önce, iki buçuk ay boyunca buradaki deneylere katkı koymak için CERN'e gelmiş bulunuyorum. Uzun zamandır planlarını yaptığımız, yaklaşık bir dönemdir de sürekli hazırlıklarını yaptığım çalışmalara kısa bir süre içinde başlamış olacağım. Buradaki deneyimimi yazıya dökmek ve paylaşmak adına Eylül sonuna kadar 'CERN Günlükleri' tutmayı planlıyorum; bu yazı da başlangıç olsun.

Geçen aylarda da yazdığım üzere [GökGünce'nin Sekiz Yılı Üzerine] fizik yapmak adına verdiğim onca emek ve fedakarlığın ilk meyvelerini toplamaya başladığımı hissettirdi buraya gelmek. Üstüne ülkedeki malum durumları da göz önüne alırsak nitelikli işler yapmak ve geleceğe biraz daha umutla bakmak adına böylesi bir adım benim için kesinlikle olağanüstü motive edici oldu diyebilirim. Buraya gelişimin hikayesiyle başlayalım: Pazartesi günü 11:30'da olan uçağıma rahat rahat yetişeceğimi varsayarak sabahın 9'unda hava alanındaydım. Tüm işlemlerimi tamamlayıp son pasaport kontrolüne geçtiğimde yeşil/gri pasaport sırasında beni uzun bir kuyruk bekliyordu; herkes gibi ben de ne olduğunun farkında olmadan girdim, beklemeye başladım. Bir saatte ancak 4-5 adım ilerleyen kuyruğun sonunda polislerin yeşil ve gri pasaport sahiplerine özel bir kontrol uyguladıklarını, bu yüzden beklettiklerini fark ettik. Uçağa biniş saatim yaklaşıyordu, ön taraftaki karmaşa ve panik de gittikçe artıyordu çünkü insanlar yavaş yavaş uçaklarını kaçırmaya başlamışlardı. Bizi yeni bir yere yönlendirdiler; 200-300'e yakın kişinin izdiham şeklinde bir bankoya yüklendiğini düşünün. Bu halde uçağa yetişmenin mümkün olmayacağı çok açıktı, sıradan çıkıp uçağı iptal ederek biletimi yarına erteledim. Gün boyunca da memur ve üniversite mensuplarının yurt dışı çıkışlarının iptal edileceğine dair haberler dönmeye başladı. Elimde aylarca uğraştığım rektör ve üniversite kurulunun onaylı 'görevlendirme yazımın' olması nedeniyle bana bir şey olmaz diyordum ama salı sabahı uçağımın kalkışın 9 saat önce hava alanına gittiğimde yanıldığımı fark ettim. Her belgemin ıslak imzalı halini ve üniversitede çalıştığıma dair yine ıslak imzalı belgeler istiyorlardı. Hava alanından taksiyle üniversiteye gidip 2 saatte bunları halledip geri geldiğimde gene beni uzun bir sıra bekliyordu; insanlar gene bir birinin üzerine basıp, birbirinin sırasını kapmaya, aralardan girmeye çalışarak işlerini halletmeye çalışıyorlardı. Uçağıma bir saat kalmıştı ve önümde belgelerini onaylatmak için bekleyen yaklaşık on kişi vardı . Umutsuzluğun diplerinde savaşırken bir şekilde sıra bana gelip polislerin belgelerimi bu sefer onaylamaları için kendimi dua ederken buldum; insanların düşürüldüğü durum buydu işte, dualarla, yalvarmalarla iş yaptırılıyordu. Sırada onlarca akademisyen toplantısına, araştırmasına gitmek için bekliyordu ve bu durum kimsenin umurunda değildi elbette. Filler tepişir, çimenler ezilir misali... Sonuç olarak 15 dakika kala, onayımı aldım ve uçağa koştum. 15:00 uçağı ile Cenevre'ye uçtum ve iki saat sonra Cenevre'ye ulaştığımda tüm üniversite görevlendirmelerinin iptal edildiğini ve akademisyenlere yurt dışına çıkış yasağı getirildiğini öğrendim. Uğraştığım onca şeyi göz önüne alınca kendi durumuma hiç şans diyesim gelmiyor... Neyse, uzun lafın kısası buradayım ve iki buçuk ay boyunca CERN'de birincil olarak ATLAS ve yan deney olarak da CAST deneylerinde çalışıyor olacağım. Buradaki masraflarım TAEK (Türk Atom Enerji Kurumu) tarafından karşılanıyor olacak.

Uçakta Alpler üzerinden harika bir manzara!

Cenevre'ye indiğim gün burada çalışan Türk arkadaşlarla buluştuk, bana ufak bir oryantasyon yaptılar; yarın geldiğimde nerede nasıl kayıt yapacağımı, nerede çalışıp nerede yiyip içeceğimi böylece öğrenmiş oldum. CERN Cenevre'nin en dış bölgesinde, İsviçre-Fransa sınırında yer alıyor. Cenevre şehir merkezinden tramvay ile yaklaşık yarım saatte ulaşılıyor. Burada çalışan kişiler genellikle CERN etrafında ufak yerleşim bölgelerinde küçük apartmanlar veya evlerde yaşıyorlar. CERN'in bulunduğu yer şehrin dış bölgeleri olduğu için etraf alabildiğine tarlalar, ormanlarla kaplı. Fransa tarafında ufku çevreleyen Jura dağları, Cenevre tarafında ise uzak ufukta İsviçre Alpleri ve Avrupa'nın en yüksek zirvesi Mont Blanc ile çevrelenmş bir manzarası var. Geldiğim yerin (İstanbul) aksine burada her şey inanılmaz yavaş ve ritminde işliyor; tramvaylar, otobüsler tam saatinde gelip gidiyor, insanlar birbirlerine aşırı derece saygılılar, geldiğim günden beri bir korna sesi ya da bağırma sesi duymuş değilim. Tipik Avrupa manzarası işte bizim gibi 'medeniyetten' mahrumlar için...

CERN'in girişinde ziyaretçileri karşılayan 'Resepsiyon' binası

CERN'e gelirsek; CERN'ün binalarının bulunduğu alanı devasa bir 'fabrika'ya benzettim ilk başta. Binaların tümü endüstriyel tarzda, birçok yerde genişletme çalışmaları da sürüyor. Giriş çıkışlar epey güvenlikli. İçeriye girdiğinizde sizi ünlü bilim insanlarının isimleriyle adlandırılmış sokaklar karşılıyor. İçeride yüzün üzerinde bina var ve her bir bina numarasıyla anılıyor; 500 Ana bina, 55 Kayıt Binası vs vs diye... Geniş bir teknik üniversite kampüsüne benziyor bir taraftan da. İkinci gün kayıt işlerimi halledip kimlik kartımı aldıktan sonra beraber çalışacağımız arkadaşımla CAST (CERN Axion Solar Telescope) deneyininin bulunduğu alana geçtik.

Albert Einstein sokağı

ATLAS - CMS binalarının ve kafetaryanın önünde, önünde fotoğraf çektirmeyeni dövdükleri göstermelik magnet

CAST, CERN'deki büyük LHC deneyinin yanında yürütülen yan deneylerden biri. Ölçeği devasa ATLAS ve CMS deneylerininkine göre oldukça küçük; tüm deneyde yaklaşık 20-30 kişi yer alıyor. Ben de Bilgi Üniversitesi'nden Prof. Dr. Serkant Çetin ve Boğaziçi Ünv.'den Doç. Dr. Erkcan Özcan'ın danışmanlığında bu deneye girme fırsatım oldu. Geçmişte yaptığım astrofizik çalışmalarını göz önüne alıp biraz daha parçacık fiziği ile astrofiziğin kesiştiği 'parçacık astrofiziği' diye adlandırılan bir alana ait bir deney CAST. LHC deneyinde kullanılan dipole mıknatıslardan birini kullanarak oluşturulan bir 'teleskop' Güneş'e doğru yönlendirilmiş ve Güneş doğarken ve batarken Güneş'i gözleyerek Güneş'te oluştuğu düşünülen axion ve chameleon adlı parçacıklar aranıyor temel olarak. Bu parçacıklar günümüz fiziğinin çözüm bekleyen en büyük problemlerinden karanlık madde ve karanlık enerji için çözüm oluşturabilecek alternatiflerden olduğu düşünülüyor. [CAST deneyi hakkında detaylı bilgi almak için: http://cast.web.cern.ch/CAST/ ]

CAST Teleskobu ve teleskobun raylar üzerinde hareket etmesini sağlayan mekanizma

Deneyde ilk günümde deney alanında çalışmalarını sürdüren Trieste'den Prof. Giovanni Cantatore ile tanıştık ve bize deney alanın gezdirerek teleskobu ve komponentlerini tanıttı. Lisans ve yüksek lisans hayatımda oturup incelediğim, üzerinde çalıştığım tüm deney düzeneklerinden yüzlerce kez daha karmaşık bir deney ile karşı karşıyayım ve bu beni ilk etapta epey bir korkuttu. Onlarca düzenek, birbiriyle ilişkili ve bağlantılı olarak çalışıyor ve her biri ayrı ayrı kontrol edilip gözleniyor. İsmi teleskop belki ama aslında devasa bir mıknatıs kullanılan ve istenen performansı göstermesi için çok düşük sıcaklıklara kadar soğutulması gerekiyor. Ayrıca tonlarca ağırlığını göz önüne alırsanız Güneş'i gözlerken bir şekilde hareket ettirilmesi gerekiyor ki bu başlı başına tam bir mesele. Bunların üzerine bir de asıl gözlemleri yapan mıknatısın arkasında yer alan dedektörler var; bunlar da her biri ayrı bir fiziksel prensiple çalışıyor. Mıknatıs şu anda aktif değil; yıl içerisinde aktif veri alımının ardından şu anda 'bakım döneminde' ve mıknatısın hareket ettirilmesinden, arkasındaki dedektörlerin geliştirilip performans testlerinin yapılmasına kadar birçok iş arka planda paralel yürüyor. Önümüzdeki hafta pazartesi günü deney başkanıyla yapacağımız toplantıda benim de katkı koyacağım kısım netleşecek. Merakla bekliyorum!

Bunun yanında büyük deneylerden ATLAS'ın da parçasıyım ve burada da operasyonel olarak TRT (Transition Radiation Tracker) adındaki dedektörün aldığı verilerin kalitesiyle ilgili çalışmalara dahil olacağım. Hali hazırda bu işle uğraşan Türkiye'den bir ekip var burada, onlarla birlikte yavaş yavaş bu işi öğrenmeye girişeceğim. [ATLAS deneyi hakkında detaylı bilgi almak için: http://atlas.cern/ ] Bir diğer hedefim, veri analizi konusunda bir şeylerin ucundan tutmak. CERN'de birçok kanaldan devasa veri elde ediliyor ve sürekli bu veriler analiz ediliyor. İstatistiksel analiz için kullanılan bir framework olan ROOT'a hakim olabilecek düzeyde öğrenip, machine learning gibi biraz daha ileri analiz yöntemlerini de öğrenmeyi kafama koydum. Bunlar ikincil hedefler elbette. (Bir de İsviçre'nin muhteşem doğasını ve kültürünü deneyimlemek var tabii. En yakın zamanda bir bisiklet alıp harika bir şekilde tasarlanmış bisiklet yollarıyla ülkeyi fırsat buldukça kat etmeye niyetliyim.)

CERN kampüsünde gezerken etrafta gördüğüm insanlar sürekli bir şeyler tartışırken ve konuşurken görüyorum; kafetaryada fiziğin süperstarları diyebileceğimiz John Ellis gibi devlerle karşılaşıyorum; sonra düşündüğümde bu insanların alanlarında en iyi, en uç insanlar olduklarını fark ediyorum. Tüm bu insanların ve fikirlerin olduğu bir ortamın iki ay da olsa havasını solumak, enerji toplamak, yeni şeyler öğrenip yeni insanlarla tanışmak bana kesinlikle çok çok iyi gelecek. Buradaki zamanımı olabildiğince verimli geçirmek adına elimden geldiğince çalışmaya niyetliyim. Epey uzunca bir 'giriş' oldu bu; önümüzdeki hafta bizzat buradaki işlere dair yazacaklarımla seriye resmi başlangıç yapmış olacağım!

CERN'den selamlar! :)
5
yorum

1 Temmuz 2016 Cuma

Gökyüzü Mayıs-Haziran'16 sayısı ile baskıda!

Türk Astronomi Derneği iki aylık bülteni Gökyüzü son sayısıyla yayında! Mayıs-Haziran için bir ay önce hazırladığımız bülteni ay sonuna ancak yayınlayabildik çünkü şu sıralar güzel koşuşturmalar içindeyiz: Bülteni basmaya hazırlanıyoruz! Ekibimizle tam bir yıl önce devraldığımız bülteni bir yılda getirdiğimiz noktanın daha da ilerisine taşımak ve daha fazla kişiye ulaşmak için bülteni  sınırlı sayıda da olsa basma kararı verdik. Astronomi ve bilim meraklısı bir destetekçimizin sponsorluğunda ve bu sayıyla başladığımız ilan verenlerimizin katkısı ile Mayıs-Haziran sayımızla baskıya geçiyoruz.


Geçmiş yıllarda Gökyüzü'nün basıldığını hatta bir zamanlar ücret karşılığı abonelik sisteminin dahi olduğunu biliyorum. İlk etapta astronomi ve fizikle ilişkili belirli sayıda kurum ve kuruluşa ulaştıracağımız bülteni gelecek desteklerle baskı sayısını arttırabilirsek internet üzerinden okuyan okurlarımızın ellerinde tutarak güzel bir kahve eşliğinde okumaları için girişimlerimiz olacak. Çok az sayıda bülteni İstanbul-Ankara ve İzmir'de birkaç kitapçı rafına yerleştirme planlarımız da var. Beklemede kalın!

Bu ayki sayımızda 'Gökadamızda Karadelikler' konusunu kapağa taşıyoruz. Sabancı Ünv.'den  Emrah Kalemci ve İstanbul Ünv.'den Ayşe Ulubay'ın kendi çalıştıkları konular üzerinden kapsamlı bir şekilde hazırladıkları yazıların yanında geçen aylardaki kütleçekim dalgaları keşfini etraflıca inceleyen M. Ali Alpar'ın yazısı da bültende yer alıyor. Bu ay ayrıca güzel bir sürpriz bekliyor okurlarımızı, yeni bulmaca köşemiz 'Bulstronoca'! Ceyhun Andaç'ın hazırladığı astronomi bilginizi test edeceğiniz bulmacamızı çözüp bize e-posta olarak gönderen okurlarımız arasından iki kişiye ufak hediyelerimiz olacak!

Bülteni çevrimiçi okumak için: http://bit.ly/gokyuzu_haziran16

Bülteni PDF indirmek ve tüm eski sayılara ulaşmak için: http://www.tad.org.tr/e-bulten

Bültenin yayınlandığı gibi e-posta adresinize gelmesi için şu adresten abone olabilirsiniz: http://www.astronomi.org/?page_id=399
0
yorum

24 Haziran 2016 Cuma

Kitap Kulübü: Kanserin Biyografisi ve Bir Nobel'in Öyküsü

Geçen yıl başından beri kendime verdiğim sözlerden biri de gittikçe köreldiğini üzülerek gözlemlediğim kitap okuma alışkanlığımı tekrar kazanmak adına ilgilendiğim konularda 'tuğla' niteliğinde yazılmış, çoğu 'kurmaca-dışı'(non-fiction) kitaplardan her ay en az 1.5 tane okumaktı; yani iki ayda üç kitap. Ocak ayında istikrarlı bir başlangıç ile  birkaç kitap ve biyografi devirmeyi başardım da nitekim; fakat mart ayı itibariyle kendime verdiğim sözün yavaş yavaş etkisini kaybetmesiyle tekrar bir silkinip durum değerlendirmesi yaparak okumalara geri döndüm, bu vesileyle de elimden geldiğince burada kitaplara dair 'Kitap Kulübü' altında ufak tefek şeyler karalama kararı verdim.

Geçen ayın kitapları birbiriyle kısmen ilişkili; ortak noktaları kanser araştırmaları. Kişisel bir takım hassasiyetlerim nedeniyle de özellikle ilgi duyduğum bu konuyu enine boyuna ele alan, baş yapıt niteliğinde bir kitap 'Tüm Hastalıkların Şahı: Kanserin Biyografisi'(Domingo Yayınevi). Kendisi klinik bir onkolog (kanser uzmanı) olan kitabın yazarı Siddhartha Mukherjee 500 sayfalık kitabın her sayfasında tüm detaylarıyla müthiş bir 'gazetecelik', her hikayesindeki dokunuşuyla da 'yazar' kabiliyetini ortaya koyuyor. Kanser, insanlığın en büyük 'baş belası' olarak tarihin en eski zamanlarından günümüze kadar etkileri gittikçe büyüyen bir şekilde gelen, çok yakın zamanda muhtemelen sizin veya tanıdığınız birinin bu hastalıktan bir şekilde etkileneceği ön görülen "çaresiz" bir hastalık özelliği taşıyor. Kitapta hastalığın çeşitli türlerinin Ortaçağda Galen'in 'vücuttaki dört temel sıvı' yaklaşımıyla tedavi yöntemlerinden günümüzde genetik, biyokimyasal ve biyo-teknoloji yaklaşımlarıyla gelinen noktaları tüm detaylarıyla fakat yan tarafta kendi deneyimlerinden de yararlanarak müthiş bir kurgu ile ortaya koyuyor yazar. Kitapta anlatılanların bütününe baktığımda, bunun öncesinde bu ölçekte olacağını tahmin etmediğim müthiş bir 'bilimsel problem'le karşı karşıya olduğumu hissettim; üstelik bu problem sadece 'entellektüel' bir araştırma hazzının ötesinde doğrundan insanlığa pratik çözümler sunabilecek bir nitelikte. Bir taraftan da elde edilen tüm gelişmelere rağmen kanser olgusunun korkunç bir karmaşıklığa ve buna karşı geliştirilecek 'çözümün' de müthiş bir çaba ve devrimsel bir atılıma gerek duyduğunu fazlasıyla hissettim. Kitabın önemli bir kısmını oluşturan Amerika'da 60-70'lerde kansere karşı açılan savaşın yapılan tüm araştırma ve yatırımlara rağmen hala kazanılamamış olması, üstelik ortalama insan ömrünün uzaması ve sigara kullanım alışkanlıklarında gözle görünür bir değişimin olmaması nedeniyle kanser vakalarının gittikçe artıyor oluşu gerçekten endişe verici. Kitabı okuduktan sonra kitaptan yola çıkarak hazırlanmış, toplam 6 saatlik PBS belgeseli 'Cancer: Emperor of All Maladies' kitapta geçen karakterleri tanımak ve gerçek hikayelere tanık olmak adına benim için epey etkili oldu.

İkinci kitap 2015 Nobel Kimya ödülünü DNA onarım mekanizmaları üzerine yaptığı araştırmalar sayesinde kazanan bilim insanımız Aziz Sancar'ın Orhan Bursalı tarafından kanımca 'epey aceleye getirilmiş' biyografisi: Aziz Sancar ve Nobel'in Öyküsü (Kırmızı Kedi Yayınevi). Kitabın, Aziz Sancar ile uzun zamandır yakın bir ilişkisi olduğu her bir satırından gözümüze sokulduğu fakat bu yakınlık sayesinde Aziz Hoca'nın doğrudan kendi katkılarının da olduğu güzel bir okuma olduğunu itiraf etmeliyim. Anlatım tarzına ilk etapta alışmak konusunda epey zorlansam da bir noktadan sonra bunlara takılmadan Aziz Hoca'nın Nobel'e giden müthiş hikayesini ve olağan üstü azmini detaylıca kavrama fırsatım oldu. DNA onarım mekanizmaları ve kitabın son kısımlarına doğru bunun özellikle kanser araştırmalarına dair öngördüğü potansiyel tedavi yöntemleri, bunlar altında yatan biyolojik ve biyokimyasal altyapıları 'anlaşılır' olsun diye epey üstün körü geçilmiş; hedefi böylesi bir bilim insanını Türkiye'de geniş kitlelere tanıtmak olan bir kitap için belki de makul bir yaklaşım. 'Magazinel' bir biyografiden ziyade tüm bu araştırmalarını detaylıca ele alan bilimsel bir biyografi okumayı yeğlesem de eldeki ile şimdilik yetinmek gerekecek gibi duruyor.

Sıradakilere gelirsek; şu anda elimde beni iddialı başlığı ile uzun zamandır heyecanlandıran Nick Lane'in 'Yaşam Neden Var?' (Koç Üniversitesi Yayınları) kitabı ve geçen günlerde tesadüf eseri elime geçen usta yazar Oliver Sacks'ın çocukluğunda kimya ile ilişkisi üzerinden anlattığı güzel bir yaşantı 'Tungsten Dayı' (Yapı Kredi Yayınevi). Bu ikisi de bir sonraki Kitap Kulübü'nün konusu olacaklar.

3
yorum

12 Nisan 2016 Salı

Hedef En Yakın Yıldız*: Alpha Centauri

Bugün, bizim ülkemizde pek hissedemesek de aslında 'uzay çağında' yaşadığımızı doğrular nitelikte heyecan verici bir duyuru yapıldı! Güneş Sistemi'ne en yakın yıldız sistemi olan Alpha Centauri 'ye önümüzdeki yaklaşık 40 yıl içerisinde gönderilip varması planlanan bir uzay görevi: Breaktrough Starshot!


Alpha Centauri 4.37 ışık yılı (yaklaşık 44 trilyon km)  mesafede Güneş'e en yakın yıldız sistemi olarak biliniyor ve bu özelliğinden dolayı Güneş Sistemi dışı 'Dünya' arayışları konusunda astronom ve astrobiyologların gözünü iştahla diktikleri bir hedef olma özelliği taşıyor. Bu yıldız sistemi Erboğa (Centauri) takımyıldızındaki en parlak yıldız olarak kataloglandığından dolayı 'alpha' ön adını alıyor. Güneş benzeri iki yıldız olan Alpha Centauri A ve Alpha Centauiri B adlı iki yıldız ve bunların etrafında dolanan Proxima Centauri yıldızı ile üçlü bir sistem oluşturuyorlar. Yakın zamanlarda araştırmalar Alpha Centauri B'nin etrafında Dünya büyüklüğünde bir gezegen ihtimalini ortaya koymuş ve bu büyük heyecan yaratmıştı. Bahsi geçen görev bu yeni Dünya'yı keşfetmek adına bir fırsat olarak ortaya konuyor.


Bilimkurgu kitaplarının favori temalarından olan ve bu konuyla ciddi ciddi uğraşan kişilerin dahi aklına gelemeyecek kadar kısa bir sürede gerçekleştirilmesi planlanan bu görevi geçmişte teorik fizik eğitimi almış şu anda da serveti nereden kaynaklı olduğuna emin olamadığım Rus milyarder Yuri Milner başlangıç finansmanı olarak 100 milyon dolarını karşılıyor; kendisine büyük bir bilim insanı/mühendis ekibi eşlik ediyor. Milner Facebook, Spotify gibi dev internet şirketlerinin fonlarına başlangıç destekleri sağlayan ve son birkaç yıldır 'Breakthrough Prize' adında temel bilimler alanında önde gelen çalışmalara milyon dolarlar mertebesinde ödüller veren bir 'hayırsever' olarak tanımlanıyor.

Bahsi geçen plana göre günümüzde çığır açma noktasına gelen nanoteknoloji yöntemleriyle gerekli donanımın tümü yalnızca 1 gramlık bir çipe sığdırılmış birçok küçük otonom araçlar şeklinde üretilecek. Bu araçlar üzerlerine entegre edilmiş, tıpkı rüzgarın gemi yelkenlerini şişirdiği gibi Dünya'dan gönderilecek yoğunlaştırılmış lazerlerle 'şişirilecek' yelkenlere sahip olacaklar. Bu araçlar yörüngeye çıkarılarak serbest bırakılıp lazerlerle birkaç dakika içerisinde ışık hızının %5'ine kadar hızlandırılacaklar. Bu da iki dakika içerisinde Dünya'dan 1 milyon km uzaklaşacaklar anlamına geliyor. Yol boyunca hızlanarak ışık hızının %20'sine kadar ulaşacak küçük uyduların yaklaşık 20 yılda yıldız sistemine varması; yıldızların yakınından geçip potansiyel 'Dünya'ları görüntülemesi hedefleniyor (Görevi görsel olarak anlatan kısa bir video için tıklayınız).

Kaba bir hesapla, her şeyin yolunda gittiği düşünüldüğünde yapılan bu ilk yatırım ve girişimle birlikte gerekli teknolojini geliştirip uyduların üretilmesi için 20 yıl, ardından gönderilip Alpha Centauri'ye varması için de bir 20 yıl daha ön görülüyor. Elde edilecek görüntülerin Dünya'ya varışı için de bir 4 yıl koyduğumuzda, kabaca 45 yıl gibi bir sürede görev tamamlanıyor!

45 yıl neden bu kadar heyecanlandırır ki diyenleriniz varsa, böylesi kısa bir süre şu ana kadar hayal edilebilen tüm zamanların kat be kat ötesinde olduğunu hatırlatmak gerekir. Örneğin 1970'lerde fırlatılan Voyager'ların mevcut hızlarıyla Alpha Centauri'ye varmaları 70 000 yıl sürerdi, ki o yöne doğru gitmiyorlar zaten. İyon hızlandırma yöntemi ile yapılan en iyimser tahminler de bin yıl mertebesinin altına inemiyor; birçok farklı senaryo düşünülerek yapılan ön görülerin hiçbiri kendi jenarasyonumuzda geliştirilip, gönderilip sonuçların alındığı bir görevi tahmin edemiyordu. Böylesi iddialı bir hedef için bir o kadar iddialı bir ekip, plan ve aynı ölçekte finansal destek gerekeceği kuşkusuz. Bu üçünün de ilk aşamada bir araya getirildiği çok açık görülüyor.

Yuri Gagarin'in ilk uzaya çıkışı anısına 'Yuri Gecesi' olarak kutlandığı bugün, 12 Nisan, böylesi bir duyuru için çok iyi bir seçim olmuş! İnsanoğlu olarak fiziksel olarak attığımız adım her ne kadar henüz çok küçük olsa da geliştirilen teknolojiler ve en önemlisi bilimsel ilerleme ve hayal gücü ile ulaşmaya çalıştığımız yerler artık çok çok daha yakın görünüyor. Hedeflenen zaman dilimi tutturulamasa bile bu girişimle elde edilecek deneyim ve yapılacak çalışmaların bizleri diğer Dünya'lara fazlasıyla yakınlaştıracağı kesin! Alpha Centauri etrafındındaki bir gezegenin yakın görüntüsünü görmek ihtimali dahi fazlasıyla heyecan verici!

Görevin detayları ve bugün yayınlanan duyuru için: Breakthrough Initiative: Starshot

Görevi kapsamlıca ele alan, yıldızlar-arası seyahat konusunda müthiş bir kaynak: Centauri Dreams

New York Times'da konuyla ilgili yayınlanan ve bu yazı için referans olarak kullandığım kapsamlı yazı: A Visionary Project Aims for Alpha Centauri

Alpha Centauri'ye gitmek üzerine Nautilus'da geçen sayılarda yayınlanan harika bir yazı: Roadmap to Alpha Centauri

*Güneş'ten sonra elbette!
0
yorum

11 Nisan 2016 Pazartesi

GökGünce'nin Sekiz Yılının Ardından

Blog yazmak zor zanaat, hele günümüz internet medya ortamında belki düşünüldüğünden daha da zor. Bu ay sekizinci yılını dolduruyor GökGünce; son zamanlarda 'ne kadar da uzun zaman olmuş ilk yazıyı yazalı beri' diye düşünür durur buluyorum kendimi. 'Çarpışan Galaksilere' dair Hubble'ın yayınladığı olağanüstü fotoğraflar ilk yazımı [Çarpışan Galaksilerle Başlamak - Nisan 2008] motive etmişti, öncesinde astronomiye dair bulduğun hangi blog varsa hepsi tek tek takip ettiğim, amatör astronomiyle yavaş yavaş fakat oldukça 'tutkulu' bir şekilde uğraştığım dönemler ve ben de bu konuda bir şeyler 'üretmek istiyorum'un somut bir karşılığıydı bu blog… Bu süreçte neler neler olmadı ki… Uzun zamadır bloga yazı yazmıyor olmanın, fakat bir taraftan da yakın zamanda okuyup internet kullanım alışkanlığımdan bloglara bakışıma kadar birçok konuda dramatik bir etki yaratan bir yazının [Kurtarmamız gereken Web] tetiklediği tekrar yazma dürtüsü; bir taraftan ilk baştaki noktadan geldiğim yere dair kendimce bir değerlendirme yapma isteği; hepsi birleşip bu yazıya malzeme oldu denebilir.

Sekiz yıl önce tam anlamıyla okuyacak Türkçe astronomi blogu bulamamaktan yakınıp başlattığım GökGünce her ne kadar benim derdime derman olamamış olsa bile o zamandan beri kendi çapında bir takipçi yaratıp, özellikle yazdığım popüler ve kapsamlı birkaç başlık sayesinde referans gösterilir bir hal aldı. Meselem aslında blog hakkında konuşmaktan ziyade blogla paralel kendi hayatımdaki gelişmelere değinmek, fırsat olursa gene blogla bitirip bağlamak.

O dönemler İTÜ'de mühendislik öğrencisiydim ve ortaokuldan beri matematik, fizik gibi konulara fazlasıyla meraklı ve ilgili olmama rağmen dönüp dolaşıp kendimi mühendislikte bulmuştum işte; okurken bir taraftan bilişim sektöründe çalışıyordum ve yaptığım işler öylesine keyifsiz ve tatminsiz geliyor, bende öylesine bir 'sıkışma hissi' yaratıyordu ki hayatımda bir şeyleri değiştirmenin, yeni bir şeylere girişmenin gerekliliği fazlasıyla hisseder olmuştum, sonuçta da çocukluğumun "bilinçsizce" fakat bir o kadar tutkuyla ilgilendiğim uğraşım astronomiye sardım [Güneş Sistemi'ni Keşfetmek Üzerine - Mayıs 2014]. Bir de baktım ki 'amatör astronomi' diye bir şey varmış meğer, kendi dürbün ve teleskobunla dışarı çıkıp gökyüzünün keyfini sürebildiğin, olayı biraz ciddiye alırsan bilimsel çalışmalara dahi katkı sağlayabildiğin... Google ufak çaplı bir araştırmayla bile onlarca kaynağı önüme serdi; dergiler, haber siteleri, kitaplar, etkinlikler… Her birine sarılıp ilk fırsatta İstanbul'da gerçekleştirilen etkinliklere, amatör astronomi grupları buluşmalarına katılmaya başladım. Bunlardan ilki İstanbul Ünv. Amatör Astronomi Topluluğunun Mayıs ayı etkinliğiydi ve ben ilk defa Satürn'ü teleskoptan görmüştüm; o anki hissi anlatmak güç (bana şu ana kadar böyle bir şeyi deneyimleme fırsatı vermeyen eğitim sistemine hıncımı da...) fakat ayaklarım yerden kesilmişti [Teleskopla Bir Çocuğa Satürn'ü Göstermek - Temmuz 2013]. Büyük bir şey olduğu belliydi ve o gün eve giderken sanki hayatımın önemli bir dönemecin eşiğinde olduğunu sezer gibiydim… Ki çok beklememe gerek kalmadı, 2009'da karar verdim, İTÜ'yü bıraktım ve Boğaziçi Fizik bölümünde sıfırdan fiziğe başladım [Yeni Ben ve Yeni GökGünce - Eylül 2009].

Bir taraftan fizikle matematikle uğraşıyor, bir taraftan da amatör astronomi konusunda edindiğim bir sürü arkadaşlar ve imkanlar sayesinde kendi teleskobumla gözlemler yapıyor, Gökbilim astronomi forumuyla ilgileniyor, kendi aramızda kurduğumuz Gökyüzü Gönüllüleri ile ülkenin dört bir ucunda yetişkinlere ve özellikle çocuklara gökyüzünü gösterip yıldızları, gezegenleri anlatıyordum. [Gökyüzüne Gönül Koymak - Gökyüzü Gönüllüleri - Eylül 2009] Dostlarımla birlikte belki de binlerce insana Satürn'ün halkalarını, Jüpiter'in uydularını, Ay'ın kraterlerini gösterdik… Bir taraftan da işin 'eğitim' kısmına dalıp okul dışı aktiviteler şeklinde çocuklara türlü türlü astronomi etkinlikleri, yaz okulları, seminerler, atölyeler ve gözlem şenlikleri düzenliyorduk. Yetmedi, bu girişimlerimizi destekleyen Sabancı Ünv.'den astrofizikçi hocalarımız sayesinde 'Öğretmen Eğitimi' işine girdik; ilk başta Galileo Öğretmenleri programı, sonrasında Evreni Anlayalım projesi dahilinde yüzlerce öğretmenle buluşup astronomiyi derslerine, öğrencilerine nasıl taşıyabilecekleri üzerine kafa yorduk, yazdık, çizdik, tartıştık, sunduk...

Bu arada okulda işler ilerliyor, ben temel fizik derslerini geçip artık yavaş yavaş araştırma yapmaya hazırlanıyorum. Gittikçe kopuyorum bir taraftan gözlem yapmaktan, kendi teleskobumu kendi keyfime, kendi arkadaşlarımla birlikte kurup, eskisi gibi sabahlara kadar gözlemler yapmıyor, bahsettiğim etkinlikler dışında 'kafamı havaya kaldırmıyorum' neredeyse… Fizik ve matematik büyülüyor beni o dönemler; doğaya ve evrene yepyeni bir pencere açılıyor önümde ve ben teorik fiziğin büyüsüne kapılıp ilerliyorum. Astrofizik tarafında da ne yapacaksam bir şekilde gözlemle doğrudan ilişkili olmayan kozmoloji gibi alanlara gözü dikiyorum… Bir şekilde detayların içinde boğulup gidiyorum. Bir zamanlar avucumun içi gibi bildiğim gökyüzü yavaş yavaş hafızamdan ve günlük hayatımdan silinmeye başlıyor...

Bir yandan da eğitim konusunda ekip olarak öyle bir noktaya geliyoruz ki bu işlerle artık 'yarı-profesyonel' bir şekilde ilgilenir oluyor; Türk Astronomi Derneği'ne üyeliğimle birlikte yurtdışında yapılan çalışmalara katılmak konusunda girişimlere başlıyorum. İlk iş uluslararası Universe Awareness projesinin Almanya'daki toplantısına katılıp Türkiye temsilciliğine üstlenmek ve döndüğüm gibi projenin Türkiye'ye uyarlanması için çalışmalara başlamak oluyor. Şu anda proje Evreni Anlayalım adıyla üçüncü yılını dolduruyor ve oluşturduğumuz Türkçe kaynaklar ve verdiğimiz altı öğretmen eğitim programı ile aktif olarak ilerlemeye devam ediyor. Ama ben hala gökyüzüne bakmıyorum…

Okulda artık son seneye geliyorum, lisans programı sonunda vereceğim araştırma projemi belirleyip her ne kadar teorik işlere heves etsem de asrofizikte 'sadece teori' diye bir şey olmadığını sonunda anlayıp okulda bir araştırmacının (Dr. Tülün Ergin) öğrencisi olup, gama-ışını astrofiziği konusunda çalışmaya başlıyoruz. Evrenin en yüksek enerjili süreçlerini inceliyoruz, bunlardan ilki bir süpernova patlaması ve bunun modellenmesi. Çalışmaya son anda dahil olup çok küçük de olsa bir katkı verme fırsatım oluyor ve böylece ilk yayın deneyimimi yaşıyorum! [3C 391 Süpernov Kalıntısı ve İlk Makalem - Haziran 2014] Ardından kendi projemizi belirleyip Aktif Galaksi Çekirdekleri (AGN - Active Galactic Nuclei) üzerine hem gama ışınında hem de optik tayfta bir şeyler yapıyoruz; Fermi Uzay Teleskobu ve Türkiye Ulusal Gözlemevi optik teleskoplarından faydalanıyoruz. Çok ilerleyemesek de elde ettiğimiz sonuçları Rusya'da COSPAR'da sunma fırsatımız oluyor. O dönemler 'bilimsel araştırma' kültürü ve disiplinine alışma dönemlerini yaşıyorum ve bu noktada kitaplardan öğrenemeyeceğim birçok şeyi deneyimleyip akademinin 'çetin' koşullarına hazırlanıyorum. İnternette dolanan görseller vardır hani, astrofizikçiyim; annem 'uzaya gideceğimi', yakın arkadaşlarım 'büyük bir teleskopbun arkasına gözümü dayamış gözlem yaptığımı', konuyla alakasız insanlar da 'yıldız falı baktığımı' düşünürken ben oturup saatlerce bilgisayar başında kod yazıp analiz yapıyordum… Kısacası yine gökyüzüne bakmıyordum...

Ardından lisans bitti [Yeni Mezundan Lisans Fizik/Astrofizik Tavsiyeleri - Mayıs 2014], arada birkaç gelişmenin ardından yüksek lisans başladı; lisansta istediğim noktaya getiremediğim çalışmaları bir yana bırakıp 'teorik fizik' ve 'matematik' konusunda bir dostumun yaptığı benzetmeyle 'kara-kuşak fizikçi' olmak adına  farklı konulara yöneldim. Geçimişteki konularla yakından uzaktan ilgisi olmayan fakat fizik ve matematiğin çok temel alanlarını oluşturan dinamik sistemler, nümerik analiz, doğrusal olmayan sistemler gibi konularda müthiş şeyler öğrendim, ufak çaplı bir çalışmaya dahil olma fırsatım oldu (Prof. Dr. Muhittin Mungan aracılığıyla) [John Nash'in Ardından Evrimsel Oyun Kuramı - Mayıs 2015]. Yepyeni bir alana girip orada temel oluşturmak ve elle tutulur bir şeyler üretmek noktasına gelmek için verilmesi gereken eforun ne kadar büyük olduğunu deneyimle fırsatım oldu böylece; geçmişte astrofizik için verdiğim tüm emeğim ve çevremi bırakıp sıfırdan bir yola girmek çok zordu. Bir takım sebeplerle ilerlemedi zaten. İlerleseydi gökyüzüne bağımı tekrar nasıl sağlardım onu tahmin bile edemiyorum. Ama sonuçta 'kürkçü dükkanı' misali dönüp dolaşıp gene astrofizikle ilişkili bir konuya geri dönme fırsatım oldu.

Tabii arada önemli bir gelişme oldu; 2015'de Ulusal Astronomi Kongresi'nde Türk Astronomi Derneği'nin yayınlaadığı Gökyüzü Bülteni'nin editörlüğü teklifine fazlasıyla istekli bir şekilde 'evet' deyip, ilk başlarda aylık fakat şu anda iki ayda bir yayınladığımız bülten üzerinde çalışmaya başladım [Gökyüzü Bülteni Yayında - Haziran 2015]. Geçmişte astronomi ile ilgili kimleri tanımışsam, kendilerine ulaştığımda bana sonsuz destek vermeleri sayesinde bülteni hızlıca ayağa kaldırıp, kaliteli bir süreli yayın haline getirmeyi başardık. Bu vesileyle aktif olarak astronomiye geri dönmüş oldum fakat halen her şey 'kağıt üzerinde'ydi; dürbün ve teleskoplarım odamda paslanmaya yüz tutmuşlardı...

Bu arada tabii akademiye ilk adım olarak yüksek lisansımın ikinci döneminde Fizik Bölümü'nde araştırma görevlisi olmuş ve yıllar önce verdiğim kararımın ilk somut meyvelerini toplamaya başlamıştım. Bahsettiğim yeni araştırma çalışmama geri dönersek; her ne kadar bildiğimiz anlamda 'gözlemsel' bir çalışma olmasa da kullanılan yöntemler ve projenin ev sahipliğini yapan merkez nedeniyle fazlasıyla ilgi çekici bir projenin içinde buldum kendimi. Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi olarak bilinen ve medyada da sıklıkla ismi geçen CERN'de axion adı verilen 'karanlık madde' adayı bir parçacığı Güneş'ten gelen ışımada arayan CAST (CERN Axion Solar Telescope) projesinde son birkaç  ay içerisinde aktif olarak çalışmaya başladım (Prof. Dr. Serkant Çetin ve Doç. Dr. Erkcan Özcan eşliğinde). Devasa bir süpermıknatıs kullanılarak Güneş'in gözlendiği  bu deneyde bu yaz itibariyle teleskoba eklenecek bir sensörün entegrasyonunda bizzat yerinde çalışmaya başlıyor olacağım. Her ne kadar parçacık fiziğine çok daha yakın olsa da 'astro-parçacık fiziği' olarak isimlendirilen alandan bir şekilde tekrar gökyüzünü yakalamış oldum.

Geldiğim nokta itibariyle astrofizik anlamında büyük bir projenin içinde yer alıp bir taraftan da düzenli olarak astronomi ile sürekli içli dışlı olma fırsatı veren Gökyüzü Bülteni var olsa da gerek bölümdeki işlerin yoğunluğu gerekse de tüm fizik serüvenim sürecinde yoğun çabaların etkisiyle ilk başta bahsettiğim mühendislik okurken hissettiğim 'sıkışma' hissini tekrar hisseder haldeyim ve bunu son zamanlarda epey sık düşünür oldum. Uzun zamandır arşivimde olan fakat ancak bugün seyretme fırsatım olan muhteşem bir belgesel de bu yazıyı ve bu blog üzerinden kendi 'maceramı' gözden geçirmem için tetikleyici etken oldu. 'Seeing in the Dark', aynı isimli bir kitaptan esinlenip yazarın 'amatör astronomi' ile uğraşan kişileri konu edindiği bir belgesel. Bir zamanlar fazlasıyla içinde olduğum, küçük-büyük teleskoplarla türlü gözlemler yaptığım, fotoğraflar çekmeye çalıştığım ama en önemlisi birbirinden renkli kişiler tanıyıp, dostlar edindiğim çok güzel bir uğraş amatör astronomi ve ben ondan fazlasıyla uzak kaldığımın ayırdına vardım. Fizik okumama karar vermemden öte, beni temel bilimlerle tanıştıran, evrene ve hayata dair tonla şey öğreten ama en önemlisi çocukken hissettiğim merak ve heyecanı hayatıma tekrar kazandıran böylesi bir şeyden kendimi daha fazla uzakta tutamam diye düşünmeme sebep oldu.

Bu vesileyle gerek bahsettiğim yeni gelişmeler ışığında gerekse de astronomi/amatör astronomi konularında, bir taraftan da fizik ve matematikte ilgilendiğim, okuduğum merak ettiğim birçok konuda burada daha fazla şeyler paylaşmak, daha fazla şey 'yapmak' konusunda kendime bir söz verdim. Bunu ifade etmek biraz uzun oldu ama yazının sonunu getiren okuyucuya da selam etmeden geçmek olmaz!

Yeni gelişmeler ve yazılarda görüşmek üzere!

Paylaş!

 

Copyright © 2010 Gök Günce | Blogger Templates by Splashy Templates | Free PSD Design by Amuki